İnternette dolanan bir paylaşım var. Memleketimizin ne kadar bereketli ve güzel olduğuna dem vuruyor. Ama har vurup harman savurduğumuz bu değerlerin kıymetini zamanında fark edememenin ceremesini ödüyoruz. Ya fark edemiyoruz, ya da bizden önce fark edenler biz uyuyalım diye baş ucumuzda ninni okuyorlar. Biz de öyle güzel uyuyoruz ki uyandırmaya kıyamıyorlar.
Peki üzerine bağdaş kurup oturduğumuz kendi ilçemizin cevherlerini ne kadar farkındayız, bir de o var hani.
Binlerce dönüm araziyi ekip biçiyoruz. Öyle bereketli topraklarımız var ki, değil arpa buğday, baharın insan dik, harmanda nurtopu gibi çocuklar yeşersin. Ama elindeki altın yumurtlayan tavuğu kesip bir öğünde yiyen yine bizleriz. Çiftçimiz borç batağında, Hayvancılık yerlerde sürünüyor. Uyuz eşek ve inatçı birkaç keçi’nin içine kattığımız davarla buraya kadar oluyor her şey. O bereketli topraklarımızın arsaya dönüşmesi ve satıp savıp para kazanmak rüyalarımızı süslüyor. Oysa 80 milyonluk Türkiye, 7 milyarlık dünya taş yiyecek değil ya, onları besleyecek yegane varlık toprak ve çiftçi. Ama günü kurtarma hesabını yapan bizler, yarının kaşıkçı elmasını tenekeye dönüştürmeyi nasıl başarıyoruz, şaşırıyorum.
Frigyalılardan tutun Osmanlı’dan çıkın. Son Kale ile Kurtuluş Savaşında dönüm noktası olmuş bir yer. Uzak ve yakın tarih denince tüm yollar bize çıkıyor. Her köyde mağara, her karış toprakta geçmişin parmak izi var. Ama bizim bunu parlatıp pazarlayacak, tüm dünyaya göğsümüzü gere gere anlatacak, ne mecalimiz ne de niyetimiz var. Varsa yoksa varlığı ve yokluğu hala tartışılan Cimcime Sultan. Desen ki “Hürrem Sultan suyumuzda yıkanıp keselenmiş” anlarım. Medyatik kadın sonuçta. Babanın oğluna pazarla hikayeyi. Ama iş Cimcime Sultan’a gelince türbesine bağlanan iki çaputtan ibaret tarihle haşır neşir olmamız. Onu da turist yemiyor işte. Turist mağarada, ören yerlerinde, kalelerde geçmişin izini sürmek ister. Türbeye yüz sürme devri bitiyor. Ama biz ne zaman anlarız işte bunu bilmiyorum.
Dünyanın en şifalı suları bizde. Bastonla gel, iki gün kal, Karadenizliysen kolbastı, Urfalıysan halay, Konyalıysan çiftetelli, Angaralıysan fidayda oynar, bastonunu çöpe atar gidersin. Ama gel gör ki biz kaplıca, sağlık turizmi veya şifa kaynağını fi tarihinde yapılmış, temizliğini, hijyenini düzeltememiş hamamlarla “Bizden bu kadar” diyerek köreltiyoruz. Tanrı’nın lütfu suyumuzu boy abdesti aldırmakta kullandırıyoruz. “Biz Fransa’nın suyundan bile iyiyiz aga…” Tamam da o adamlar paraya para demiyor, bizzat YURO, dolar basıyorlar. Biz kaç lira kazanıyoruz? Madem kazanıyoruz bu göç, bu siftahsız esnaf, bu üç kuruş için telef olan gençlik ne iş.. Aga?
Kısacası üstünde yaşadığımız topraklar bildiğin Karun Hazineleri. Ama bundan ne Karun’un haberi var, ne tebaanın. Ancak ölürken aklımıza geliyor bu topraklar. Son nefesinde ağzına su damlatılan memleket sevdalısı, vasiyetini söylüyor “Beni memleketim Haymana’ya gömüüünn… Son isteğim bu.” İyi de bu toprakların kıymetini sağken bilmeyip, imam pamuğu hazırladığında neden eziyet ediyorsun be mübarek, çoluk çocuğa.
Ancak gittiğimizde anlıyoruz bir şeylerin kıymetini. Ama iş işten geçmiş oluyor. Bereketli topraklar üzerindeyiz ama farkında değiliz. Memleketimde un, şeker, yağ, su, kepçe, kaşık, fırın, yakacak, kevgir.. yani kısacası her şey var ama, yoğurup helva yapacak usta ya da ustalar kayıp. Son nefeslerinde belki gelirler ama, o zamanda gömün gitsin... SAYGILARIMLA