Ankara Üniversitesi Haymana’ya yüksekokul açtığında, eşeğini kaybedip sonra bulan köylü gibi sevinmiş, birbirimize; “Çaaak…” falan yapmıştık.
Aradan 2 yıl geçti, hevesimizi kursağımızda koyan, midemize kramplar giren haber geldi; “Bir bölüm kapanacak, hatta tümden kapanacak” tarzında. Şimdilik haber arafta asılı kaldı. Ama haberin sıcaklığı üzerindeyken, daha buharı tüterken masaya yatırmak lazım’dı, iki yönlü bakalım dedik mevzuuya. Hem Ankara Üniversitesi hem Haymana olarak yapılanlar, yapılmayanlar, yapılması gerekenler…işte bütün mesele bu.
Biz elimizden geleni yaptık mı? Tartışılır. İğneyi kendimize batırmaya bir başlayalım önce.
Bir YURT yapabildik mi mesela en basitinden? Cık…yapamadık
Bir sosyal saha açabildik mi? Pek ..olmadı…gibi
Öğrenciler ulaşım konusunda bas bas bağırdılar; “Sorunlarımız var arkadaş” diye. Haklılar veya değiller, kalıcı ve net sonuçlar verebildik mi? O da yok.
Bir kampus oluşturabildik mi? Çünkü kampus Üniversitelinin evi, ocağı, barınağıdır. "Serengeti Aslanları" gibi onlar ancak orada mutlu olur, orada kendilerini rahat ve doğal ortamlarında hissederler. Bir bina ile her şeyi hallettik sandık. Olmuyormuş demek ki.
Sorunlarını iyice bir dinleyip, dertlerini anlamaya, çare bulmaya çalıştık mı? Bir kırık not daha.
“Bu öğrenciler gençtir, kanları kaynar, ders yaparlar eyvallah, ama dersleri bitince, dünyalarına uygun mekanlar, işletmeler, kafeler, keselerine uygun restoranlar ararlar; bulalım, yapalım, edelim” dedik mi? Tek ayak üzerinde cezalıyız değil mi?
Öğretmenlerine, memurlarına, diğer personellerine yeterince yardımcı olabildik mi? Bir düşünelim bakalım, yaptık mı?
Sorular çalışmadığımız yerlerden geliyor değil mi?
Demek ki, bizim de, doğrularımızı götüren, yanlışlarımız var.
Önce bunları bir kabul edelim. Sineye çekelim.
Şimdi çuvaldızı karşı tarafa batırabiliriz.
Ankara Üniversitesi gibi kocaman, köklü, cevval bir üniversite, bizim gibi bir acemi şehri anlayabiliyor mu? Acemliğimizi zamanla atlatabileceğimizi görüp, bize zaman tanıyor mu? Vize sorusuydu, çaktılar.
Bizim dünyaca meşhur olan suyumuzla ilgili bir çalışma, araştırma, geliştirme ve ileriye taşıma projesi geliştirerek; “Böyle bir bölüm açıp, hem siz kazanın, hem biz kazanalım” diyebiliyorlar mı? Şimdiye kadar demediler gibi.
Ankara Üniversitesi gibi imkanları geniş, vizyonu, misyonu dört başı mamur bir üniversite; “Bak arkadaş sizin imkanlarınız kısıtlı olabilir, sevimli şirin ama küçük bir yersiniz, sizin yetişemediğiniz yerlere biz el atalım, biz aracı olalım, eksiklerinizi biz tamamlayalım, taşın altına bizde elimizi sokalım, kıralım şu feleğin çemberini” diye sırtımızı tıpışladılar mı? Buradan bakınca öyle görünmüyor.
Diğer yerlere tanınan tölerans, zaman, imkan, iltimas, ayrıcalık, Haymana’ya tanındı mı? Belediyeden, sivil toplum örgütlerinden, vatandaşın ileri gelenlerinden, akil insanlardan yeterince görüş alınıp, kafa kafaya verilip, gerekli girişimler yapıldı mı? Sıkıntılı olan konular masaya yatırılıp, pansumandan ziyade ameliyata kollar sıvandı mı? Hiç duymadım, görmedim.
Küçüğüz, sevimliyiz, hafif yaramazız, biraz züğürt’üz, ama samimiyiz, gani gönüllüyüz, kalenderiz, sıcağız, “Ustamızın adı Hıdır, elimizden gelen budur”
Siz bize değil ama, biz size; okulunuza, öğrencinize, öğretmeninize, bilginize, tecrübenize, ekonomimize vereceğiniz katkıya, maddi manevi her şeyinize muhtacız yalan yok. Kapatmak, yok etmek, sırtını dönüp gitmek kolay. Neden zor olanı seçip; “Ölüm dediğin nedir ki gülüm, ben senin için yaşamayı göze almışım” diyemiyoruz…
Tarih; kahramanları yazdığı kadar, savaş meydanından kaçanları da yazar...
SAYGILARIMLA