“Ölüm ölüm dediğin nedir ki gülüm, ben senin için yaşamayı seçmişim” Tanıdık bir filmin tanıdık bir repliği. Yaşadığımız vatanın özeti adeta bu söz. Tesadüfen yaşamanın önsözü gibi bu topraklarda. ölmek kolay yaşamak zor. Köy kahvesinde oyun oynarken, kahvehanenin çatısına otlanmaya çıkan ineğin üzerine düşmesi sonucu ölen var, ya da Mamak çöplüğünü hatırlayın. Çöplük patlayarak insanların ölmesi de bu ülkeye mahsus. Yatağında eceli ile ölenlerin tuhaf karşılandığı bir yere dönüştü burası. 65 yaşında emekliliğe mahkum edilen bunca traji-komik ölümler yaşayan bu memleketin, bu yaşı bulupta emekli olabilmesi galiba bir mucize olsa gerek. Velev ki o yaşı buldunuz, emekli oldum diyerek halaylar çekilen bir düğünde maganda kurşunundan sizi kim kurtarabilir? Trafik, terör, deprem bizim yaşama veda etmemizin en doğal ve şaşılmayan yolları, diğer devletler içinse, sebep olanların intihar etmesine neden ise durup düşünmek gerek, ucuz hayatımızın fatura edilenlere ucuz bakiyesini. Bir Kurban Bayramında trafik terörüne verdiğimiz canlar, kestiğimiz kurbanlarla yarış edecek seviyede. Akan kanları kimin alnına sürüpte “Allah kabul etsin” diyeceğiz? Japonya’da 7 derecelik deprem olunca, sırtlarını yere verip de kulunçlarına masaj yaptırırken, biz de 5 şiddetinde deprem olduğunda bir atom bombası atılmış gibi yerle yeksan olan binalar ve o oranda can kayıpları yaşanıyor. “Orada kimse var mı?” diye yıkılan insanlığa seslenirken, “Burada enkaz üstünde vicdansız bazı müteahitler var” diye kendi kendimize susuyoruz. İnsanlara mezar olan binaların, insan onursuzluğuna yeni anıt eserler vermeleri için, bu müteahitleri de hukuk reklam ederek, gül dökerek yolluyor. Çadırlarda üşüyen vicdanlara, sıcak karavana kazıklar atsınlar diye. Daha geçen hafta 25 vatan evladı Afyon kışlasında telef oldu. Afyon “KARA” hisar karalar bağlarken, buranın valisi kendi reklamının peşinde idi, AK bir atanma yapabilme umuduyla. Sebep, bahane, mazeret çok. Cephanelik bu patlar tabii. Sen her türlü tedbiri alacaksın. Bir şarapnel kadar yüreği olan varsa, “sorumlu, ya da sorumsuzluk yapan benim” diyerek halkına, devletine, ölen canların ana-babasına hesap verecek. Toprağa gömülen bu evlatların, toprak üstünde yaşayan vurdumduymazlardan, alacağı bedeller hiç mi akıllarına gelmiyor? Hadi bir şekilde hertürlü adli cezadan kurtuldun, ya kendi vicdanına vereceğin, insan olmanın, ya da olamamanın ağırlığını nasıl hafifleteceksin? Masum yüzlerin rüyana girip de kan-ter içinde uyandığında sırtına bir havlu koyarak mı rahatlatacaksın kana bulaşmış onurunu? Şehitler geliyor hergün, memleketin her tarafına. Ama artık sıradanlaşmaya başladı farkında mısınız? Normal olmaya başladı. Alıştırıldı milletimiz. İşte işin en kötü tarafı da bu. Ölümü, şehidi, insanların yok olmasını kanıksadık. Ya da alıştırıldık. Bir gün ahlar vahlar, sonra herşey kaldığı yerden devam ediyor. Atılan nutuklar, unutmama, unutturulmama yeminleri, herşey güzel olacak hikayeleri, ertesi günü birden bambaşka söylemlere dönüşüyor ve ölen öldüğü ile, ölümün yaşandığı ocak kendi acısı ile başbaşa bırakılıyor. Bir magazin haberi ile gündem pembeleştiriliyor ve nihayetinde yalnızca askerler gömülmüyor, insanlıkta toprağa defnediliyor. Ne doğmamak elimizde, ne de ölmemek. İlahi bir kudretin çizdiği alın yazısında yol alıyoruz. Ancak insanların insanlara verdiği, insanca olmayan ölümlerin izahı bu kadar basit olamaz. Yaşlılarımız derler ya “Ölümün bile hayırlısını versin” diye, ucuz kıt-kanaat yaşamaya mahkum edilmiş olabiliriz belki, ama insan gibi bu hayatı nihayetlendirmek de her insanın hakkı olmalı. Veren almalı canı, üç kuruşluk menfaatlerin, onursuzların cellatlaşmadığı bir ölüm olmalı. SAYGILARIMLA.