Bağımsızlıklarını kazanan Türk dünyası, kendi değerlerinden uzaklaşıyor mu?

Türk dünyasına baktığımızda insanın zihninde ister istemez bazı sorular beliriyor. Bir zamanlar aynı kültürün, aynı tarihî hafızanın ve aynı medeniyet havzasının parçaları olan Türk cumhuriyetleri, bugün hangi istikamete doğru ilerliyor?

Azerbaycan'da genç kızların başörtüsüyle okula girememesi tartışması, bu soruyu yeniden gündeme taşıdı. Üstelik mesele yalnızca bir kıyafet düzenlemesi değil. Konu; laiklik, din ve vicdan özgürlüğü, eğitim hakkı ve devletin bireyin inançları karşısındaki sınırlarıyla doğrudan ilgili.

Azerbaycan, Türkiye'nin sıradan bir dost ülkesi değildir.

Bizim için Azerbaycan, tarihî ve kültürel bağlarımızın yanı sıra gönül birlikteliğimizin de bir parçasıdır.

Şehitlerimizin, ortak mücadelelerimizin ve kuşaktan kuşağa aktarılan kardeşlik duygusunun birleştirdiği bu coğrafyada yaşanan gelişmelerin Türkiye'de yakından takip edilmesi son derece doğaldır.

Peki, Azerbaycan'da başörtülü öğrencilerin eğitim hakkı neden böylesine tartışmalı bir mesele hâline geliyor?

Azerbaycan yönetimi, okullardaki kıyafet düzenlemelerini laik eğitim ve ortak kıyafet kurallarıyla açıklıyor. Ancak laiklik, devletin bütün inançlar karşısında tarafsız durması anlamına geliyorsa, burada sorulması gereken önemli bir soru var:
Bir genç kızın başörtüsü, eğitim almasının önünde neden engel teşkil etsin?

Eğitim kurumlarında düzenin sağlanması elbette önemlidir. Fakat kıyafet kuralları uygulanırken öğrencilerin eğitim hakkı ve dinî inançlarını yaşama özgürlüğü de gözetilmelidir.

Bir öğrencinin inancı ile eğitim hakkı arasında tercih yapmaya zorlanması, toplumda haklı kaygılar doğurur.

Azerbaycan Anayasası'nın bir taraftan laik devlet yapısını, diğer taraftan vicdan özgürlüğünü güvence altına alması da bu tartışmayı daha önemli hâle getiriyor.

Asıl mesele, bu iki ilkenin günlük hayatta nasıl dengeleneceğidir.

Türk cumhuriyetlerinin bugün yaşadığı dönüşümü anlayabilmek için yakın tarihe dönmek gerekiyor.

Sovyetler Birliği döneminde Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan gibi cumhuriyetler uzun yıllar merkeziyetçi, komünist bir sistemin içerisinde yaşadı.

Bu dönemde dinî hayat, millî kimlik ve toplumsal gelenekler farklı düzeylerde devlet baskısı ve ideolojik politikalarla karşı karşıya kaldı.

Sovyetler Birliği'nin 1991'de dağılmasıyla bağımsızlıklarını kazanan bu ülkeler, yeni bir siyasi ve ekonomik düzen kurmak zorunda kaldı. Ancak siyasi bağımsızlık kazanmak, geçmişten kalan bütün alışkanlıklardan ve dış etkilere açık yapılardan bir anda kurtulmak anlamına gelmiyordu.

Bağımsızlık sonrasında Batılı ülkelerin, uluslararası kuruluşların ve sivil toplum ağlarının bölgedeki faaliyetleri arttı.

Türk cumhuriyetleri bağımsızlıklarını kazandıktan sonra kendi millî kimliklerini, kültürel miraslarını ve karar alma mekanizmalarını ne ölçüde güçlendirebildi?

Çünkü bir ülkenin bayrağının, marşının ve resmî kurumlarının bağımsız olması kadar, kendi geleceğini belirleyebilmesi de önemlidir.

Dünyada ekonomik güç ile siyasi kararlar arasındaki ilişki giderek daha fazla tartışılıyor.

Yatırımlar, enerji kaynakları, savunma anlaşmaları, ticaret yolları ve teknoloji bağımlılığı, ülkelerin dış politika tercihlerini etkileyebiliyor.

ABD'nin küresel etkisi, İsrail'le kurulan stratejik ilişkiler, Çin'in ekonomik yükselişi ve uluslararası sermayenin hareketliliği bu büyük tablonun farklı parçalarıdır.

Burada önemli olan, bütün bu ilişkileri gizli ve tek merkezden yönetilen bir planın kesin kanıtları olarak görmek değil; ekonomik çıkarların devletlerin kararlarını nasıl etkilediğini sorgulamaktır.

Özellikle dış yatırımlara, teknolojiye, enerji gelirlerine veya güvenlik iş birliklerine ihtiyaç duyan ülkeler, uluslararası ilişkilerinde hassas dengeler gözetebiliyor.

Bu durum zaman zaman insan hakları, din ve vicdan özgürlüğü gibi konuların diplomatik çıkarların gerisinde kalmasına yol açabiliyor.
Öyleyse şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi?

Bir ülke ekonomik çıkarlarını korurken kendi toplumunun tarihî, kültürel ve manevi değerlerini ne kadar koruyabiliyor?

Bu soru yalnızca Türk cumhuriyetleri için değil, dünyanın bütün ülkeleri için önem taşıyor.


Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişki, iki devlet arasındaki diplomatik bağlardan çok daha derin bir anlam taşıyor.

Ancak kardeşlik, yalnızca törenlerde söylenen sözlerden veya siyasi toplantılarda verilen fotoğraflardan ibaret kalmamalıdır.

Kardeşlik; ortak kültürün yaşatılması, genç kuşakların birbirini tanıması, eğitim ve bilim alanında iş birliği yapılması, tarihî mirasın korunması ve insan hakları konularında karşılıklı hassasiyet gösterilmesiyle güçlenir.

Azerbaycan'da başörtüsü nedeniyle okullara alınmadığı bildirilen genç kızların durumu da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu meseleye yaklaşırken Azerbaycan halkını veya bütün yönetimini tek bir kalıba sokmadan, somut uygulamaları ve bunların insanlara etkilerini konuşmalıyız.

Türk dünyasının ortak geleceği, birbirinin sorunlarına sırt çevirmekle değil, gerektiğinde yapıcı biçimde konuşabilmekle güvence altına alınabilir.

Türkiye'nin bu meseledeki yaklaşımı da kardeşlik hukukunu, karşılıklı saygıyı ve temel hakları birlikte gözeten bir çizgide olmalıdır.

Asıl mesele, Azerbaycan'daki başörtüsü tartışmasından çok daha geniştir.

Türk cumhuriyetleri bağımsızlıklarını kazandıktan sonra nasıl bir gelecek hayal etmişlerdi?

Kendi tarihleriyle, dilleriyle, kültürleriyle ve inançlarıyla barışık toplumlar mı kurmak istiyorlardı, yoksa zaman içerisinde başka güç merkezlerinin siyasi ve ekonomik hesapları arasında sıkışma riskiyle mi karşı karşıya kalacaklardı?

Bugün bu soruların cevabını aramak gerekiyor.

Ne Batı'yı bütünüyle suçlayarak ne de Doğu'yu sorgulanamaz bir kurtuluş kapısı olarak görerek doğru bir sonuca ulaşabiliriz.

Her ülkenin uygulamalarını aynı ölçülerle değerlendirmeliyiz.

İnsan hakları, din ve vicdan özgürlüğü, eğitim hakkı ve millî bağımsızlık söz konusu olduğunda çifte standartlara yer olmamalıdır.

Azerbaycan'da başörtülü bir genç kızın eğitim hakkı, herhangi bir siyasi blokun çıkarından daha az önemli değildir.

Aynı şekilde Türk dünyasının kültürel kimliği de uluslararası ilişkilerdeki günlük hesaplara indirgenmemelidir.

Unutmayalım ki bağımsızlık yalnızca başka bir devletin yönetiminden kurtulmak değildir.

Bağımsızlık; kendi kararlarını verebilmek, kendi değerlerini özgürce yaşatabilmek ve vatandaşlarının haklarını güvence altına alabilmektir.

Türk kardeş cumhuriyetlerine düşen görev, bağımsızlıklarını yalnızca siyasi sınırlarla değil; hukukla, özgürlüklerle, millî kimlikle ve toplumsal dayanışmayla da güçlendirmektir.

Türkiye'ye düşen görev ise kardeşlik bağlarını yalnızca sözde bırakmadan, ortak meseleler karşısında yapıcı diyalog ve karşılıklı anlayışın yollarını açık tutmaktır.

Çünkü Türk dünyasının geleceği, yalnızca hangi küresel güçle yakın ilişki kurduğuyla değil, kendi insanına nasıl davrandığıyla da ölçülecektir.

Ve bugün sormamız gereken soru hâlâ aynı:
Türk kardeş cumhuriyetlerine ne oluyor?