İstiklal Marşımızın kabulünün 96. Yıldönümü her yıl olduğu gibi yine coşku ile kutlandı. Tabii bu “coşku ile kutlandı” lafı artık dilimize dolanmış ve klişeleşmiş bir laf. O günlerin hislerini, hüznünü, cefasını, vefasını ve en önemlisi çilesini bugün yaşadım demek, hatta coşku ile yaşadım demek, biraz iyi niyet, çokça da mübalağlı tarif olur.
O günkü anma toplantısının birçok şifresi vardı, okumayı ve çözmeyi bilene, anlayana.
Nitekim siyasiler, “orada görünelim, fotoğraf karesine girelim mantığı” ile, birçok bürokrat biraz zorunluluktan, biraz da bürokrasi gereği, öğrenciler de “kutlama varmış, geldik” fikriyatında oradaydılar. Her cenahtan gerçekten coşkulu, yaşayarak, hissederek, duygulanarak orada olanlar var mıydı? Eh biraz ucundan, kıyısından. Onları da zaten nemli gözlerinden deşifre etmek zor değildi.
İstiklal Marşımız, öyle alelade bir marş değil nitekim. Bir milletin yeniden doğuşunun, kanı ile canı ile ulus olma kimliğinin, yedi düvele verilen bir mücadele sonunda kimlik kartımız adeta. Bugün canhıraş sahip çıkmaya çalışmaları, ya da öyle görünmelerini yutmak kolay değil.
Bir defa İstiklali ve akabinde marşımızı yazdırabilen kişilere, başta Mustafa Kemal Atatürk ve diğer silah arkadaşlarına iade-i itibar etmek yerine, alabildiğine saldırmak ve karalamak, uzak değil daha dün gibi karşımızda duruyordu. Bugün ters dönen şemsiyede sahipleniliyormuş gibi görünmenin altındaki niyeti okumak hiç te zor değil.
Zamanında İstiklal Marşı okunurken ayağa kalkmayı zul görenler, “her yerde, hem de çok fazla okunuyor, gerekirse kaldıralım gitsin” diyenleri merak edenler, kısa bir arşiv araştırması ile bulabilirler. Bugün kafalarına saksı mı düştü de, kucaklamanın edebiyatı ile methiyeler düzüyorlar. Bu marş Kurtuluş Savaşı kahramanlarımız ile birlikte, şanlı bayrağımıza atfedilmişti. O bayrağı siyaset meydanlarında, mitinglerde sallayıp, ondan sonra kıçlarının altına minder yapanların samimiyetini de sorgulamak gerekmez mi? Hele miting sonrası yerlere saçmalarındaki, bayrak bilincini de koyalım mı üstüne? Ondan sonra “İstiklal Marşı, Mehmet Akif ve bayrağımız baş tacımızdır” afra tafrası, yersen.
Eski BBP’li şimdinin AKP’lisi ve Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Yalçın Topçu da vardı orada. Aldı mikrofonu eline, verdi siyasetin gözüne. Oysa okullara, kışlalara ve ibadethanelere siyaset sokmanın hangi politika kitabında yeri var? Zamanında sokulduğunda gördük halimizi. Bunun altını çize çize yapılmaması gerektiğini söylemesi gereken Topçu, bizzat yaparak oradaki öğrencilere nasıl bir örnek teşkil etti acaba? Okullar ilim irfan yuvasıdır, siyasi miting alanı değil. Önce eğitim öğret, sonra zaten siyaseti ister istemez öğreniyorlar.
Mehmet Akif dini bütün bir şairdi, aynı zamanda. Ve bir şiirinde “Ya açar nazmı celilin bakarız yaprağına, Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına..İnmemiştir hele Kur’an şunu hakkıyla bilin, Ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için.” Eh şimdi Akif’i anladığını sananların hali ortada. Akif’in dini sezgisini, anlayışını özümsediğini sananlar ve onun torunları, Kur’an’ı en çok nerede okuyorlar acaba? Mezarlıklar Kur’an okuyanlarla dolu. Oradan çıkıp ta bir daha açma, okuma ve anlama zahmetine girmeyenler, ahkam kesmeye devam edenlerden başkası değil. Sen anlamaya çalışmazsan, birilerinin senin yerine anladığı ve sana anlattığı kadar Müslüman olur, onun peşine takılır gidersin. Artık akıl hocan bir falcı mı olur, bir şeyh mi, yoksa bir din sömürücü mü bilinmez, kafa nereye, sen oraya. Sen bilmez isen, başkasının doğrusu seninde doğrun olur, ne kadar doğru ise artık, şansına kalmış. Neyse yarın toprak olunca arkandan bol bol okunur nasılsa, Akif’in dediği nazmı celil.
İstiklal Marşı ve Mehmet Akif’i anma gününün şifreleri, bana göre her ikisini de doğru anlamadığımızın tescili gibiydi. O kutlu ve ulvi davayı bir tek biz anladık sanıyorduk, bizde yanlış anlamışız meğerse. SAYGILARIMLA