Kendilik, yabancılaşma ve insanın değişken benliği üzerine kurulu güçlü anlatımıyla dikkat çeken “Biri, Hiçbiri, Binlercesi”, 6 Aralık Cumartesi günü saat 20.00’de tiyatroseverlerle buluşuyor. Modern düşüncenin en çarpıcı sorgulamalarından birini sahneye taşıyan oyun, izleyiciyi insanın kendi benliğiyle giriştiği zorlu yüzleşmeye davet ediyor.

Heisenberg’den ayna metaforuna: Benliğin ölçülemezliği sahnede

Oyun, Luigi Pirandello’nun ünlü eserinden uyarlanmış olup, insanın kendi gözündeki “ben” ile başkalarının gözündeki “ben” arasındaki derin uçurumu ele alıyor.
Oyunun merkezinde şu sorular var:

  • “Başkalarının gördüğü ben ile benim gördüğüm ben aynı olabilir mi?”

  • “İnsan kendini gerçekten tanıyabilir mi?”

  • “Benlik, ölçülmesi mümkün olmayan bir değişken mi?”

Bu sorgulama, oyunda Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi ile ilişkilendirilerek sahneleniyor. Nasıl ki bir parçacığın hem konumu hem hızı aynı anda kesin olarak ölçülemiyorsa, insanın kendi benliğine dair çabası da aynı belirsizlikle çevrili. Benlik, sabit değil; gözlem anında bile değişen bir gerçeklik.

Moscarda’nın aynadaki yüzleşmesi: ‘Ben kimim?’”

Başkahraman Moscarda, bir gün aynaya baktığında aslında tanımadığı bir yüzle karşılaştığını fark eder.
Bu küçük sarsıntı, onun tüm hayatını ve kimliğini sorguladığı büyük bir dönüşüme dönüşür.

Oyundaki iç ses şöyle der:

“Ben yaşıyorum. Hayat daha bitmedi.
Hayat, isimler hakkında bir şey bilmez.
Bir gün ağaç olurum, bir gün bulut…
Yarın da belki okunan bir kitap olurum.”

Bu metin, oyunun şiirsel anlatımını ve insanın kimlikten kimliğe akışını temsil ediyor.

Benliğini kaybeden mi özgürleşir? Yoksa içimizdeki bin kişiden hangisi gerçek?

Oyun, izleyiciyi şu soruları düşünmeye davet ediyor:

Bu yönüyle “Biri, Hiçbiri, Binlercesi”, hem felsefi hem de psikolojik derinliğiyle dikkat çeken, klasik metnin modern sahne yorumlarından biri olarak öne çıkıyor.

Kaynak: Sevda Ecem Karapolat