Gündemden sıkılanlara, siyasetten bunalanlara ve seçim yarışından gına gelenlere bir “MEŞE”lik vardı bir zamanlar. Şimdi; adı var, uzaklarda sülieti var, ama içinde insanlar yok. Ağacın bir tek “ODUN” halini seviyoruz, tek açıklaması bu galiba. Yoksa kaç yıldır, fidana zarar veren “Keçi” muamelesine tabi tutulupta bu kadar uzaklaştırılmazdık. Eski günleri göz önüne aldığımız da “Neşeli günler”miş deyip kayıp gidiyor gözlerimiz uzaklara, uzaklarda ki ağaçlara. Neden? Bu kadar yeşil bir dünyaya izole edilmemiz? Hafta sonlarına bir bakın. Her ağaç altında bir grup piknikte. Mezarlığın ürperten, soğuk tarafındaki ağaçların altı bile dopdoluyken, karşımızdaki ormanlara bakıp bakıp “iç”lenmemek mümkün değil. Nasıl bir yasakçı zihniyetiz ki, koruması kollaması bu kadar basit bir yeri; su’dan sebeplerle kapatıyoruz. Mevcut belediye başkanımız “Gölet yapıyoruz Haymana’ya” dediğinde “Yaşaaa...” demiştik. Ancak kuru bir göletten ibaret olacağını nerden bilebilirdik. Oysa ki tam bir mesire yeri olacağının hayaline kaptırmışken kendimizi. Eeee.. ne oldu şimdi? Eğer yapılan bir sulama göletiyse, Soğulcada, Kızılkoyunlu’da ve muhtelif yerlerde var. Yok Haymana’ya değer katacak bir yer ise, bu “değer” tedavülde olmayan bir değer şu an için. Halbuki etrafını ağaçlandırıp, çeşitli kulübeler, barakalar, piknik yerleri gibi dokunuşlarla, çok güzel ve insana nefes aldıran bir mekana dönüştürmek olasıyken, kuru bir gölet’in ulvi manasını bir çözebilsek. Gidin BALA-Beynam’a; adamlar yapmış abi. Ormanın içine kondurmuşlar ağaçtan evleri. Hele bir hafta sonu gitmeye kalkın, çıkarılan anasının nikahı tarzında ki hesabı, sanırsın o evin tapusunu veriyorlar. Ama dopdolu. Yılbaşı, bayram gibi özel günlerde birkaç günlüğüne yer bulabilmek için “Bakan” düzeyinde torpil lazım neredeyse. Ankara sosyetesi akıyor, Allah ne verdiyse. Paralı ense-kulak milyonerleri hep orada. İç Anadolunun heryerinden kopup gelenler var. Kaynını, eltisini, dünürünü kapan gelmiş. Ya da Kızılcahamam’a ya da Beypazarına gidin. Ormanın içleri cıvıl cıvıl insan kaynıyor. Bir tek “tarzan” eksik. “Sinekten yağ çıkarmayı” bilen işletmeci, pazarlamacı zihniyet, kozalaktan da para kazanmayı beceriyor. İki kıçı kırık sincap görmek için son model JİP’i ile çoluk çocuk koşmuşlar. Gelince alışveriş yapmalar, iki parça hediyelik almalar, methiyeler düzmeler de cabası. Para var, imkan var, harcayacak yer arıyorlar. Ve ilk tercihleri de orman, yeşillik doğa oğlu doğa. Adamlar bıkmış zaten beton hükümranlığından. Börtü böcük lazım onlara. Kaymakamımız Sayın Hüseyin KARAMEŞE; güzel bir iş yaptı; BAŞDEĞİRMEN’i ele avuca gelir bir yer yaptı, sağolsun. Ama yetmiyor işte. Fazla sunni kalıyor. Umudum da hala Kaymakamımız da. Bir el atar gibime geliyor meşelik için, ya da gölet çevresi için. Hele ki meşelik için. Ben bilmiyorum ama bilenler iyi biliyor. Meşelik içinde NOSTALJİK bir köprü varmış. Ahşaptan ve üzerinden araba ile geçilecek tarzda. Akıbetini bilen yok. Güzelliğinden, tarihi kıymetinden dem vuruluyor. Neler kaybetmişiz, baksanıza. Milletimiz tek yeşilliği “cacık’’ toplamaktan ibaret sayıyor oysa. Ama milletin bir suçu yok ki bunda. Uygulatan, yasaklatan, men eden zihniyet suçlu. “Ankara’nın bağlarına” yedi sülale “şakır şakır” göbek atarken, Haymana’nın bağları “çatır çatır” kaybolup gitti haberimiz yok. Umrumuzda da değil. Varsa siyaset, varsa seçim, varsa polemikler, varsa eften püften konular hep bir adım öndeyiz. Ama bir bir elimizden uçup giden değerlere kıpırdatacak kılımız yok. O yüzden de ağlayıp sızlamaya da hakkımız da yok. Bari tümden yok edelim güzellikleri, olması gerekenleri, elimizin altındaki bir adımlık uzağımızdaki, bizden başka herkesin paha biçemediği bir tutam yeşilliğimizi de, bitsin bu aşkın ızdırabı... SAYGILARIMLA.