Yedi düvele mezar olan Çanakkale’nin filmini seyreden ve tarihi bir duygu sağanağına kapılan Ali ve Ahmet, ilk iş olarak bu tarihi olayların geçtiği şehri, boğazı ve yerleri canlı görmek için Çanakkale’ye gitmeye karar verdiler. Kolay değildi EMPERYALİZM’e mezar olmuştu Çanakkale ve tüm güçlü ordulara meydan okumuş ve teslim olmamış, destanlar yazılmıştı. Gitmemek görmemek olmazdı. Sabah erken kalktılar ve yol hazırlıklarına başladılar. İlk iş kahvaltı etmek oldu. LİPTON (İngiliz) çaylarını içtiler ve İPANA (Alman) ile dişlerini fırçaladılar. Kahvaltıdan sonra üzerlerine rahat olması açısından birer LEVİ’S (ABD) tişört ve pantolan giyip ayaklarına da ADİDAS (Alman) geçiriverdiler. Şarjdan çektikleri NOKİA (Finlandiya) cep telefonlarını ceplerine koydular. Hazırdılar gitmeye. Huşu ve heyecan içindeydiler. Kolay değildi Tarih yazılmıştı O’rada. PHİLİPS (Hollanda) marka TV’lerinden gözyaşları içinde belgeseline bakmışlardı ama kesmemişti işte, içlerindeki şuurlu(!) tarih ateşi. Terminale kadar araba ile gitmeye karar verdiler. Atladıkları gibi HYUNDAİ (Kore) arabalarına, ilk benzinlik olan BP (ingiliz) den depolarını doldurdular ve AVİVA(Danimarka) sigortalı, HSBC (Çokuluslu) kredi kartıyla ödediler. Çok mutluydular. Hemen birer keyif MARLBORO’sı (ABD) yaktılar. Terminale gelip Çanakkale’ye biletlerini aldılar ve MERCEDES (Alman) otobüslerine binip koltuklarına oturdular. Uzundu yolculuk. Müzik dinlemek için SAGEM (Fransa) MP3 çalarlarını kulaklarına taktılar. İlk mola yerinde acıktıklarını hissettiler ve hemen birer hamburger yemek için MC DONALD’S (ABD)’a girdiler. Ardından birer kahve içmek için STARBUCKS (ABD)’a daldılar. Huzurlu mutlu ve heyecanları zirvedeydi. Türkiye’nin kader yeriydi Çanakkale. Sabırsızlandılar, bir an önce kavuşmak için. Kıpır kıpır kıpırdandılar. Nihayet kavuştular Çanakkale’ye. İçleri içlerine sığmıyordu. Yetmişiki millete boyun eğmemiş, karşı durmuş, direnmiş ve destan yazmış bu topraklara gururla baktılar. CANON (Japon) fotoğraf makineleriyle bol bol fotoğraf çektiler. Makinelerindeki bitmeyen DURACELL(Belçika) pillerine de güvenerek ölümsüzleştirdiler gezilerini. Zaman çok çabuk geçiverdi. CASİO (Japon) saatlerine baktıklarında akşam olmak üzere idi. Günübirlik gelmişlerdi. Bir akşam yemeği yiyerek ayrılmak istediler. Hemen ilk Restaurant’a girerek birer Kentucky Fried Chicken(ABD) ve Coca cola (İSRAİL menşei) ısmarladılar. Ağızları dolu dolu, bir tarihe şahit olmanın sonsuz mutluluğu ve huzuruna gark oldular. Atalarıyla gurur duydular bir kez daha. Nasılda direnmişler; emperyalizme, sömürgeye canları, kanları pahasına karşı durmuşlar ve binlerce şehide rağmen asla geri çekilmemişlerdi. Böyle bir nesilin evlatları olarak, aynı yolda yürümenin ve aynı sömürgeye, dış güçlere karşı durmanın huzurunu taaa… içlerinde hissettiler. WONDERFULL (harika) birşeydi tüm bunlar. “Oha falan” oldular. Tüyleri diken diken oldu her ikisinin de. Neler anlatacaklardı arkadaşlarına, hava atacak ve onların TRİP’lere girmelerini sağlayacaklardı. Giderayak birer hediye almamak olmazdı, bu tarihin anısını yaşatmak için. Her ikisi de SEYİT ONBAŞI (Toplara mermi kaldıran vinç arızalanınca, 275 kg’lık mermiyi 3 kez kaldırarak topa sürmüş ve Fransız zırhlı gemisini batırmıştır.) heykelinde karar kıldılar. Ceplerinde TL bulamayınca “Dolar”la ödeme yapıp çantalarına koydular. Ama hiç dikkatlerini çekmedi heykelin altındaki yazı. Çekse de umurlarındamıydı sanki, Koskoca SEYİT ONBAŞI heykelinin altındaki “Made ın CHİNA” yazısı. Ve yıllar önce “o gün” tüm güçlerine, teknolojilerine ve ukalalıklarına rağmen Türklerin geçit vermediği Çanakkale’yi; “bugün” para ile sermaye ile güle oynaya geçtiler. Hem de ne Çanakkale’si, Çanakkale’den bir girdiler taa.. Hakkari’den çıktılar... Bugünü göremeden (Allahın sevgili kulları imişler) direnen o günkü ruhların mekanı cennet olsun... SAYGILARIMLA