Liyakat, yani layık olanı hak ettiği makam, göreve getirmeme ülkemizin genel sorunu. Köprü’yü geçene kadar bulacağınız “dayı” sizi el üstünde karşı tarafa geçiriverir. Yoksa bir “dayı”nız, 3. Köprü değil 13. Köprü de yapılsa nafile, geçirtmezler.

Torpil, bizden olan ve olmayan, parası olan ve olmayan ayrımı her yerde karşınıza tüm çıplaklığı ile çıkar.

Para ve torpil din-imanın bile önüne geçebiliyor yeri geldiğinde. Hacca gitmek isteyen, aşından ekmeğinden kesip 3 bin 750 dolar toplayabilen vatandaş, 7 seneden önce gidemiyor. Ama “bu dünyada mekan cepte, ahirette de cenneti cebe koyalım” deyip, açarsanız çek defterini 5 bin 250 dolar, veya “lan hep 5 yıldız yaşadık, haccımızda 5 yıldız olsun” diyerek 6 bin 800 dolar veya üzeri parayı bastırdığınız anda, o sene kutsal topraklara yüz sürmek işten bile değil. Çek defterin bol sıfırlı ise, amel defterini de o oranda “aferinlerle” “pekiyi” lerle doldurmak mümkün. Elbette işin o tarafını Allah bilir. Ama kul’u bütçesine ve torpiline göre sınıflandırmak ta nedense yine kullarına düşüyor.

Liyakatin girmediği kurumlara, cemaatin girdiğini son günlerde acı bir şekilde gördük. Dersimizi aldık mı? Göründüğü kadarıyla, hala “senden benden” ayrımı son hız devam ediyor. Hala öğretmenlere mülakatlarda niyet ve akıbet soruları soruluyor ki, saffı belli olsun. Kadim görevlerde safları sıklaştırmak adına yapılıyor her şey. Peki ya sizden olan, o göreve kotaracak kadar bilgi, birikim ve liyakata sahip mi? Emanet edilen çocuklara dolu dolu bir eğitim verebilecek mi? Şimdilik bunun ehemmiyeti yok. “Reis kim?” denince doğru cevabı versin yeter.

Yerel yönetimlerde bu liyakat meselesi daha bir altı çizilmesi, ısrarla üzerinde durulması gereken meseledir aslında. Buralarda daha bir “dayı” olayı acımasız, bir o kadarda makbuldur. Başkan’a oy kazandıran, yakın duran, elini ovuşturup, ceketini ilikleyenin yeri bambaşkadır. Ne eğitimine bakılır, ne yeteneğine, ne de tecrübe ve hazır oluşuna. Hazırol da dik dursun, gerektiğinde yerlere kadar eğilsin yeter. Gerisi teferruat nasıl olsa.

Bazen “bundan mı kaybediyoruz” diye düşünmek gerek. Geçmişten geleceğe, çalı süpürgesini tutmayı beceremeyenlerin koltuklarda keyif sürdüğü, okur yazarlığı ilkokul olup, üniversitelilere ahkam kestiği, tek yeteneği kahvehanelerde okey oynamak olanların, kritik yerlere amir müdür yapıldığı nice yönetimler gördük ve galiba daima göreceğiz.

Belki kalabalık sülalesi sana oy, hatta seçim kazandırabilir. Çok parası vardır, eli cebine sık gidebilir. Geniş bir çevresi vardır ve sırf ağzı laf yaptığı için artı puan kazandırabilir. Ancak günü geldiğinde bedelini ister. Bu bedel de kendine veya bir yakınına makam, mevki dir. Peki liyakatin alaşağı edildiği düzenin ceremesi ne olacak? Birileri kazanırken, kaybeden ilçenin vebali kimin boynuna asılacak, durup düşünmek lazım.

Boşta gezen bir iş sahibi olmak, işi olanında daha rahat bir makam, mümkünse masa başı kapmak adına atılan taklalara prim tanımaktır, liyakatsizlik. Bir kişi adına o yerin, zincirleme olarak memleketin şirazesinin kaymasıdır aslında olay.

“Bir çivi, bir devlet kurtarır” efsanesinden yola çıkarsak, yerini hiç hak etmeyen, memur, amir, yönetici ya da adı makamı her ne ise, beceriksizliği ve cehaleti ile bir memleket batırabilir. Koskoca üniversitede rektör olup ta ağzını şapırdatarak cehaleti övenlerin hala makamı işgal ettiğini göz önünde bulundurursak, liyakat’ın önemini daha iyi anlayabiliriz.

Bugün darbeden, birilerinin bir yeri hak etmeden, kritik makamları “ne istediler de, vermedik” lügatından yola çıkarak konuşuyor ve hala dizimizi dövüyorsak, köprüden geçerken ki “dayı” mızı övüyorsak, gittiğimiz yol bir arpa boyu bile değildir maalesef. Ne demişler; “Ederinden fazla değer, soytarıyı sultan eder”

HAFTANIN SÖZÜ: “Her nefis ölümü tadacaktır” lafını mezarlıklara değil, makamlara yazmak lazım.