Eski zamanlarda köyün birisine Vali’nin geleceği duyurulur. Köylü bilmez vali’nin ne olduğunu, hatta onun bir insan bile olduğunu bilmemektedir. Onlar “Vali” denince biçerdöğer, kamyon, traktör falan zannetmektedirler. Dünyaları bunlardan ibarettir zira.
Gel zaman git zaman Vali köye gelir.
Köylü meydanda valiyi görmek için birbirini ezercesine toplanmıştır. Vali de bu kalabalığı görünce birkaç kelam etmek ister.
Söze başladığı esnada kalabalığın içinden birisi; “Lan Vali neymiş, nasıl bir şeymiş hani?” der. Bir köylüde eğilip yerden küçük taş alır ve konuşmakta olan Vali’nin kafasına atarak; “lan işte ya vali” der.
Komik mi?..Bence değil, ama traji komik.
Oysa günümüzde yöneticiler ile yönetilenlerin arasında mesafe bir taş atımı kadar uzak. Vatandaş yöneticilerini, kendi hayatları hakkında karar alanları, bir anlamda kaderlerini çizenleri tanımıyor. Vatandaşı yönetenler de; halkın derdini, tasasını, halini, vaktini bilmeyecek kadar uzaklar.
Kabuğuna çekilmiş, makamında kaybolmuş, koltuğuna gömülmüş yöneticiler, seçilmişler ve atanmışlar halktan uzak oldukları sürece aradaki kalın çizgiden ileriye bir adım geçilmiyor. Ne vatandaş o çizgiyi aşmaya yelteniyor, ne de yönetenler, vatandaşın kolundan tutup yanına çekiyor.
Halbuki esnafından tut, köylüsüne kadar, işçisinden başla, ev hanımına kadar, en sade ve sıradan sokaktaki bir vatandaş, kendi dünyasına yön verenleri tanımak, bilmek, anlamak ister. Yanında yöresinde daima dolansın ister.
Son günlerde Haymana; köyleriyle, şehirdeki esnafıyla o kadar yalnız ve çaresiz ki, ona güven verecek, moral aşılayacak, rahatlatacak, kısacası psikolojik destek sağlayacak birilerini bekliyor. O birileri bu şehri yöneten, amirler, yöneticiler ve seçilmişinden, atanmışına tüm mevki makam sahipleridir.
Vakit kaybetmeden inin sokaklara, girin bir lokantaya, bakkala, kahvehaneye vatandaşla karşılıklı bir çay için. İki lafın belini kırın, iki espri patlatın, maçlardan konuşun, gerekirse magazinden bahsedin ama konuşun onlarla. Onların para pulla beraber acaip derecede morale ihtiyaçları var.
Sonra gidin köylere, iki yaşlının sakalını sıvazlayın, birkaç evin mütevazi sofrasına diz kırıp oturun, bazlamayı ikiye siz bölün. Yaşlı bir teyzenin yazmasını düzeltin, birkaç çocuğun başını okşayın, ne kaybedersiniz? Ya da neler kazandırırsınız? Bir düşünün?
Forslu makam otomobillerinize bir gün binmeyin, sokakta iki garibanla asfalt çiğneyin. Yukarıdan aşağıya gelen geçenle selamlaşın, pazara inin tezgahın arkasına geçip iki kilo domates tartın, alışveriş yapan iki mahçup bayana o domatesle yapacağı menemeni tarif edin, inanın “Sizde buyrun beraber yiyelim” diyeceklerdir. Gülmeyi öğretin onlara, gülümsetin ve sizde gülün. Bakın engeller nasıl daha kolay aşılıyor.
Sorunları kağıtla, kalemle, projeyle, bilgisayar başında, akıllı telefonlarla çözmek kadar, yakın insan ilişkisiyle çözmek daha kolay ve akıllıcadır. Çünkü aynı havayı solumakla, aynı kelamları etmekle, aynı gözle bakmakla daha anlamlı olur bazı şeyler. Hergün aralara yeni ve kalın duvarlar örmekle, sürekli bürokrasi arasında koşturmakla görüldüğü gibi sorunlar bitmiyor. Atın gözlükleri bir kenara, emanete bırakın üzerinize yüklenmiş her türlü resmi sıfatlarınızı ve vatandaşın gözüyle görün dünyayı, halkın soluduğu havayı soluyun, ama onlarla birlikte olduğunuzu, yanında durduğunuzu hissettirin, gösterin.
Görülüyor ki, devletle vatandaşın birlikteliğe, bir araya gelmeye, konuşmaya, kaynaşmaya acil ihtiyacı var. Ortada devletine küs bir halk var. Barış çubukları yakma zamanı. “Yarın, bir ara, sonra” değil, hemen bugün, bu saat, bu dakika.
HAFTANIN SÖZÜ: Sürekli oturarak bir işi başaran tek varlık tavuklardır.
HAFTANIN HABERİ: 14 Şubat Sevgililer Gününde sevgilisine tek taş yüzük alan romantik delikanlı, sevgilisinin o güzel, ela, duru gözlerine tüm romantikliği ile baktı ve dedi ki; “Senin varya ağzını burnunu kırarım, sakın kaybetme yüzüğü, kaç para verdim biliyonmu lan” SAYGILARIMLA