Bazı insanlar vardır; kelimelerle konuşmaz yalnızca, kelimelerin ruhunu da taşır. Şiir onlar için bir edebiyat türünden çok daha fazlasıdır; hayatı anlamanın, insanı anlatmanın ve duyguları incitmeden ifade edebilmenin en zarif yoludur. Ömer Faruk Arlı da şiiri yaşayan, dizelerin içinde kendine bir dünya kuran isimlerden biri. Arlı; şiirin geçmişten bugüne uzanan anlam dünyasını anlatırken; bazen geçmişin izlerine, bazen de kelimelerin sessiz ama güçlü yolculuğuna tanıklık ettik.

Kimdir Ömer Faruk Arlı, bize kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

Ne zaman böyle bir sualle karşılaşsam; “Dünyanın en zor sorusu, insanın kendisini anlatmasıdır.” der ve eklerim: “İnsan, şiirle güzelleşir.” diyen bir ‘Hıdırellez Çocuğuyum.” Vasiyetimdir: “Şairler, şiirle gömsün beni.”

Yine bu cümle ile başlasam da okuyucunun merakını gidermek, röportajı gerçekleştiren siz kıymetli meslektaşımın işini de zorlaştırmama adına birkaç cümle kurayım:

6 Mayıs 1966’da, Van Gölü kıyısında yer alan serhat şehri Erciş ilçesinde dünyaya geldim. Vatanî görevimi 1988 yılında Eğirdir Dağ Komando Okulu Gösteri ve Tatbikat Bölüğünde tamamladıktan sonra, 1991 yılında İçişleri Bakanlığı kadrosunda göreve başladım ve 2015 tarihinde emekliye ayrıldım.

“Bizim payımıza ‘yazmak’ düştü.”

“Okumak” hep önceliğim oldu. Bu yüzden olacak ki Rabbim çift üniversite nasip etti: İşletme ve Türk Dili ve Edebiyatı fakülteleri…

Okumak, aynı zamanda indirilen ilk ayet ve emirdir. Anlayarak, sorgulayarak ama en çok yaşayarak… Bizim payımıza devamında “yazmak” da düştü.

Başta şiir olmak üzere roman, vecize, deneme ve çocuk serisi dallarında kitap çalışmalarım oldu. Kaleme aldığım eserler Türkiye çapında birçok yarışmada ödüle layık görüldü ve edebiyat dergilerinde yayımlandı.

Başta TRT olmak üzere konuk olduğum televizyon kanalları ile radyolarda şiirlerimi seslendirme imkânı buldum.

Şiirle meşguliyetim devam ederken, STK’lar vazgeçilmez bir parçam oldu. Kurucusu olduğum “Başkent Şairler Platformu” ile ŞİİRDER Yönetim Kurulu Başkanlığının yanı sıra; Radyo Evi Derneği (RADEV) Yönetim Kurulu Üyeliği, Türkiye Yazarlar Birliği (TYB), Emekli Memur-Sen Ankara Şube Başkanlığı, Türkiye İnternet Gazetecileri Derneği (TİGAD) ve İlmî Kalkınma ve Normatif Araştırmalar Kurumu Derneği (İKNA) üyeliklerini yürütmekteyim.

Nasip olursa 2026 sonlarına doğru piyasaya çıkacak olan şiir albümü ve klip çalışmasını sürdürmekteyim.

Sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler, eğitim kurumları ve şirketlerde sosyal sorumluluk projelerinde yer aldım. Öne çıkanlar: Yüzyılın Türk Şairleri Belgesel Projesi, Yükseliş Kişisel Gelişim Merkezi proje koordinatörlükleri ile Anadolu Kültür Sanat Konfederasyonu (BAŞKON) ve Üsküdar Belediyesi’nde kısa süreli kültür ve sanat danışmanlığı görevlerinde bulundum.

Makale ve denemelerim; Siyâsî İstikrar WordPress, Ülke Postası ve Analiz Haber siteleri ile Anktüel Türkiye ve FM dergilerinde yayımlandı.

2015–2017 yılları arasında Altındağ Belediyesince düzenlenen Geleneksel Hamamönü Söyleşileri kapsamında “Şiir Otağı” isimli programın moderatörlüğünü yaptım. Şiiri genç kuşaklara sevdirmek suretiyle miras bıraktık.

Başta kayak ve tekvando sporu olmak üzere; kaligrafi, hüsnühat, ebru, tezhip ve fotoğraf sanatlarıyla ilgilendim. 2017 yılında Van Valiliği himayesinde “Kimse Var mı?” isimli karma deprem fotoğrafları sergisinin küratörlüğünü yaptım.

Whatsapp Image 2026 05 26 At 23.08.57(2)

Okul yıllarındaki tiyatro, oratoryo ve piyesteki sahne yeteneğimiz, sinema ve dizi oyuncusu olarak devam ettirme imkânı buldu. TRT’de yayımlanan “Gönül Dağı” ve “Teşkilât” isimli projelerde yer aldım.

Uluslararası birçok organizasyonda sunucu, konuk şair ve koordinatör olarak kamera önüne ve mikrofon başına geçtim.

Ben de iz bırakan ve sunumunu yaptığım organizasyonlardan bazıları:

Ankara Üniversitesi “DİKAB Mezuniyet Gecesi” (2011), Beypazarı Belediyesi “Tarih, Kültür ve Turizm Festivali” (2015 ve 2017), Ajanda Yayın Grubu “Yazar Lansmanı” (2015), Van Yazarlar Derneği “Ercişli Emrah Şiir Yarışması Seçici Kurul Üyeliği” (2015–2016), Üsküdar Belediyesi & Nesrin Çaylı Sanat ve Okuma Evi “En Sevgili’ye Şiir Dinletisi” (2016), Erzurumlular Derneği “Âşık Sümmânî Kültür Sanat Ödülleri Töreni” (2016), RADEV “8. Artı Ödül Töreni” (2016), Üsküdar Belediyesi & Nesrin Çaylı Sanat ve Okuma Evi “En Sevgili’ye Şiir Dinletisi” (2017), Van Valiliği & Altın Kentler Derneği “Van Ekonomisi ve Yerel Kalkınma Zirvesi” (2017), RADEV “9. Artı Ödülleri Töreni” (2018), Kültür ve Turizm Bakanlığı & Sebîlürreşad “Cumartesi Konferansları” (2018–2019), “Vatan Bayraktarları” (2019), “Akif’ten Vahabzade’ye İki Şair Bir Şiir İstiklâl” / Azerbaycan (2019), “Türk Dünyasının Düşünce Denizi Gaspıralı İsmail Bey” (2019), “Bir Türkiye Sevdalısı Kırım Türkü Cengiz Dağcı” (2019), “Mehmet Şevket Eygi’yi Anma” (2019), “Tarihin altın harflerle nakşettiği isim Prof. Dr. Fuat Sezgin” (2019), “Aşk yolunun korkusuz yiğidi Nesîmî” (2019), Üsküdar Belediyesi & Nesrin Çaylı “İstanbul’da Bir Tatlı Huzur – N. F. Kısakürek’i Anma” (2019), IRU “Uluslararası Alkışı Hak Edenler Ödül Töreni” (2019), EkoAvrasya & MİSİAD-ATO “Türkiye – Ukrayna Ekonomik İşbirliği” (2019), Kazakistan Ankara Büyükelçiliği “Türk İşbirliğinin Mimarı” kitap tanıtımı (2019), “Bilge Lider Nursultan Nazarbayev” (2019), Özbekistan Ankara Büyükelçiliği & EkoAvrasya “Özbekistan Ülke Tanıtımı” (2019), “Millî Şair M. Akif” / Ukrayna (2019), Kültür ve Turizm Bakanlığı & EkoAvrasya “Özbekistan’ın Kültür Hazinesi Ali Şir Nevai” (2020), “Kazakistanlı İsim Mağcan Cumabay” (2020), “Türk Düşünce Hayatında Mehmet Âkif Ersoy ve İstiklâl Marşı” (2021), Selçuklu Vakfı Ödül Töreni (2019), Altındağ Belediyesi “Etkili İletişim ve Stres Yönetimi” (2020), İçişleri Bakanlığı Eskişehir Valiliği “Gelin Tanış Olalım” (2022), Çubuk Belediyesi – Çubuk Müftülüğü “Çanakkale Şehitlerini Anma Etkinliği” (18 Mart 2022), TÜGVA “Kitap Kurtları Yarışıyor Ödül Töreni” (26 Mart 2022) ve Van Valiliği – Erciş Kaymakamlığı ve Belediyesi “İnci Kefali Festivali” (2022).

Başta şiir olmak üzere kültür, sanat ve edebiyatı konuştuğumuz programlardan bazıları: “Şiir Akşamları” (TGRT-1997), Selda Avcı’nın sunduğu “Tuzlu Kahve” (KAY TV-2013), Nilgün Kızılcı’nın sunduğu “Fısıltılar” (TRT Müzik-2014), Ahmet Poyrazoğlu’nun sunduğu “Poyraz Yeli” (EKİN TÜRK-2016), Seda Demir’in sunduğu “Hoş Bir Seda” (TV 6-2016), Nebi Özdemir’in sunduğu “Başka Şeyler” (TV 6-2016), Hassan Muradoğlu’nun sunduğu “Türkiye”den” (TÜRKMENİA-2017), Aysun Bilge’nin sunduğu “Hayat Ağacı” (Bizim Radyo-2010), Gökhan Olcaytürkan’ın sunduğu “Mısralardaki Gizli Yaşam” (Türkiye Polis Radyosu-2013), Gökhan Olcaytürkan’ın sunduğu “Mısralardaki Gizli Yaşam” (Radyo Karadeniz-2014), Yıldıray Coşkun’un sunduğu “Şair Türk ile Söz Olsun” (Radyo A-2015), Yusuf Erbaş’ın sunduğu “By Sempatik ile Ankara’nın Değerleri” (TRT Kent Radyo-2017), Yasemin Meydan’ın sunduğu “Sanat Meydanı” (TV 6-2017), Dilara Karaca’nın sunduğu “Günaydın Ankara” (TRT Kent Radyo-2017), Cengizhan Sönmez'in sunduğu “Bir Tutam Hasret” (TRT Nağme-2017), İzzet Batmaz’ın sunduğu “Memleket Kokulu Şiirler” (Erciş Star Radyo-2017), Murat İnce’nin sunduğu “Uzun İnce Yol" (BENGÜTÜRK-2018), Kübra Erdem ile “Hayatın ritmi” (Angara Radyo-2022) ve M.Serhat Bıçak’ın sunduğu “Ajans Analiz” (KANAL 5-2023)

“Ölüm bile aşkla”

Şiir yazma, okuma, serüveniniz ilk kez ne zaman ve nasıl başladı?

Bugün “şair” olarak anılıyorsam, bunu hayatımdaki üç kadına borçluyum.

İlki: “İpekten bir gömlektir/Gözyaşları,/Şefkatle örülen.../Sımsıcak bir yorgandır,/Üzerine düşünce/Seni saran…/Cennet kapısıdır kucağı,/Açınca/Sana firdevsler sunan…/Yedi beyzadır/Duâ iklimi,/Her an seninle olan.../Arap tayıdır,/Üveyktir,/Senden ileri koşan...” dizeleri ile tanımladığım rahmetli annem…

Allah ile kurbiyeti kavi olan, güçlü ve yenilmez bir iradeye ve dirayete sahip, imanı tam bir mümine kadındı. Ama o, herkesin dilinde “Seher Sultan” diye anılan bir Osmanlı kadınıydı. Kur’ân-ı Kerîm’e âşıktı. Namazlarını tam ve zamanında kılmaya riayet eder, kaçırmazdı. Sohbetleri etkileyiciydi ve o sohbetlerini şiirsel bir tonda gerçekleştirirdi. Halesinde yer alanlar, onu hayranlıkla dinlerdi.

Mutlaka bir atasözü, bir deyiş, bir nakarat; ama olmazsa olmazı bir mani paylaşırdı. Kitap almayı ve okumayı, seyahat etmeyi ve mektup arkadaşlığı kurmayı da severdi. Zamanın ebesiydi; iki yüzü aşkın çocuğu dünya ışığı ile buluşturmuştu. Lezzetli yemekleri ve sararan parmak uçlarındaki tütünü/cigarası unutulur cinsten değildi.

Annemi anlatıyorum belki ama aslında sizi şiire açılan kapıdan içeriye alıyorum. En büyük etken annemdi. Hele 1985 yılında ondan ayrı kaldığım ilk zaman diliminde, lise bitiminde İstanbul’da girdiğim sınav zamanı yazdığım; “Mahallenin sümbülü” olarak nitelendirdiğim “Seher Abla” isimli ilk şiirim daha doğrusu ilk aşkım.

İkincisi: “Eğriyim, bir de bükülmez demir miyim ne? / Alevlere sür, örse koyup şekil ver, ustam; erit beni…” dizeleri ile serlevha ettiğim edebiyat öğretmenim Emine Ağlamaz Karataş. Onun bana olan inancı ve güveni ile bugünlere geldim desem hilafi beyan olmaz.

Yahya Kemal Beyatlı’nın 100’üncü doğum yıl dönümünde “Sessiz Gemi” isimli şiiri şahsıma tevdi etmesi ve okuldaki anma programında seslendirmem; sonrasında tiyatro, piyes ve oratoryolarda görev vermesi… Hâlen kendisi ile görüşüyorum ve bana “şairim” diye hitap eder. Annem için “Seher Sultan”, anneannem içinde “Hacer Ana” der… Ömrü güzel ve uzun olsun.

Whatsapp Image 2026 05 26 At 23.08.58(3)

Yeri gelmişken bir detay daha vereyim: 1980 darbesi yeni olmuştu. Okullara bir üsteğmen ya da binbaşı gelir, Millî Güvenlik dersi verirdi. Bizim matematik dersine gelen Elif Siyes öğretmenin eşi jandarma binbaşıydı; aynı zamanda hem belediye başkanlığına hem de kaymakamlığa vekâlet ediyordu. İstisnasız her ders öncesi siyah tahtaya çıkarır ve İstiklâl Marşı okuturdu: “Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak…” O ise bulunduğu yerden, yüksek topuklu ayakkabılarıyla ritim tutardı.

Ve üçüncüsü… Belki her şairin cümle aralarını süsleyenler. Sevdiği, yanık olduğu gönle yazılanlar… Bugün bunu özgürce söylemek, şairlik makamının yalan götürmez gerçekliğine atıfta bulunmaktır.

Bana bir okurum seneler evvel, “Aşkı çok işliyorsunuz.” diye eleştiride bulunmuştu. Ben ona, “Evet, doğru söylüyorsunuz; zira ölüm bile aşkla…” demiştim.

Dizelerinizde genellikle sizi mi okuyoruz, yoksa içinizdeki ukdeleri ve hayal ettiklerinizi mi?

Sayısız şiire kalem çaldım. Bir nevi mayalanmaydı her biri. Hepsini kendim sağdım. Kâh zemheri bir geceden siyah süt sağdım, kâh çileli bir yolculuğun sabrından payıma umut düştü… Ve en önemlisi yaşamadığım, hissetmediğim, duygumun kuşatmadığı ve gözyaşımın ıslatmadığı hiçbir satırı kaleme almadım.

İlham perinizi bekleyenlerden misiniz, yoksa “ilham dediğiniz şey masanın başına oturunca gelir” diyenlerden misiniz?

Şiir yazmam için kâğıtla kalemle buluşmam gerekmez. Hani gökyüzüne bakınca “Bugün hava yağmurlu galiba.” deriz ya; o misal bizimkisi…

Ruhum ikaz eder, kalbim eder, ellerim eder, ayaklarım eder… Eder de eder ve ben artık yerimde duramam. Zaman mefhumunu gözetmem, mekân da öyle… Aklımdayken taslağını karalamam gerekir.

Eğer hece ölçüsünde yazacaksam, ayak-uyak denkliğini oluşturur, beklemeye geçerim. Şiirlerim tamamlandığında, ben diyeyim elli, siz deyin yüz kez dinlerim. Kulağa nasıl geliyor? Alternatif kelimelerle nasıl olur? diye düşünür dururum…

Ama tekrardan kaçınırım. Yeni şeyleri, yeni imgeleri okura hediye etmeyi severim. Bir de öz Türkçe ile Osmanlıca ve Farsçadan bir karma oluştururum. Yeniliğe karşı direnç göstermeden, eskinin lezzet hissini de kaybetmeden yazmaya çalışırım.

Whatsapp Image 2026 05 26 At 23.22.46

“Dil, etkileşimin öncü neferidir”

Çağdaş Türk şiirini ve günümüz edebiyat ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz? Gelenekten beslenmek ve moderni yakalamak sizin için nerede kesişiyor?

Dil, yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır. Kayaların birbirine sürtünmesi nasıl ki çakılları, kumları, hatta tozları oluşturuyorsa; dil de etkileşimin öncü neferi olarak bu rolü üstlenir.

Savaşlar, işgaller, sömürgecilik, keşifler, seyahatler; elektrik, doğalgaz, petrol, altın, evlilikler, siyaset, istihdam ve iş gücü gibi unsurlar; insanın farklı coğrafyalarda farklı dil ve davranışları, kültürleri ve o bölgeye ait edebî akımları etkiler.

Geçmiş dönemlerde oluşan bu etkileşimlerin bugün milyon kat fazlasını, teknoloji çağında yaşıyoruz. Uzayın fethi ile başlayan süreçte nesiller arası etkileşim çok daha hızlı ve kolektif sonuçlar doğurmaktadır.

Bunun hem iyi yanları vardır hem de bizi aslımızdan koparan menfi yönleri… Bunu Karacaoğlan’ın “Delikli demir çıktı, mertlik bozuldu.” sözüyle de izah edebiliriz.

İnternet ve sosyal medya: geçmişte kalan mektupları, güzel arkadaşlıkları, oyunları ve derin komşuluk ilişkileri ile paha biçilmez değerleri birer birer elimizden aldığını düşündüğümüzde, fayda-zarar dengesini daha net görebiliriz.

Tüm bunların ışığında bu kaçınılmaz bir sondur. Çağdaşlık, bilimin armağanı olarak ortaya çıkar. Önemli olan onu faydalı bir şekilde kullanabilmektir. Bu noktada hassasiyeti olan şair ve yazar arkadaşlarımız ile mütefekkirlerin üzerine düşen görevden kaçınmaması gerekir.

Whatsapp Image 2026 05 26 At 23.22.46(1)

“Geleneksiz gelecek olmaz!”

Beslendiğimiz kaynakların berraklığı, doğallığı ve özümüzle uyumu; geçmişimizin geleceğe taşınması açısından korunmalıdır. Aynı zamanda çağdaş sanatlara da kapı aralamalıyız. İkisini bir arada yürütenlere selam olsun. Ama biz ne anlatırsak anlatalım, değişim kaçınılmazdır ve “Geleneksiz gelecek olmaz!”… Bugün olmasa da yarın.

Yaşadığınız şehrin (örneğin Ankara’nın sokaklarının, tarihinin veya atmosferinin) şiir dilinize, kelime seçiminize bir yansıması oluyor mu?

Olmaz mı? Biz Türkler memleket deyince doğup büyüdüğümüz yerden başlar, daha evrensel ve daha büyük bir yapıya evirterek “Anadolu” ibaresi ile tamamlarız.

Bu bahisle, Atayurt’tan Anadolu’ya Malazgirt Ovası’na indiğimiz tarihten bu yana bin yıllık birikime; o kadar kültürel mirasa, sanatsal faaliyete, ama en önemlisi edebî esere ve tüm bunları barındıran tarihî yapılara sahip olmamızın zenginliği tarifsizdir.

Depremler, yangınlar ve seller… Bu afetlere savaşları da eklediğimizde, doğup büyüdüğümüz ya da işimiz gereği bulunduğumuz, ikamet ettiğimiz şehirlerde geçirdiğimiz her zaman dilimi köklü bir hatıraya beşiklik eder. Onları kaybettiğimizde ise bir şehrin hafızasını yitirdiğine de şahitlik ederiz.

Bu açıdan baktığımda; Ankara, Hititler’den Roma İmparatorluğu’na, Selçuklu Devleti’nden Osmanlı İmparatorluğu’na ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna uzanan önemli ve özel birikimiyle; taşında tarih, planında devlet aklı, mimarisinde süreklilik, edebiyatında ise bozkırın vakur sesiyle medeniyetleri tek bir çizgide buluşturan başkent olarak karşımıza çıkar. Ve seyrine doyum olmaz… Tıpkı İstanbul gibi… Bursa gibi…

Whatsapp Image 2026 05 26 At 23.22.47

“Nihayetinde yazılan her şey yarına bakiyedir.”

Şair, eserini yazarken okuru ne kadar dikkate alır? Sizin için ideal bir okur profili var mıdır?

Şayet okur seçme şansım olsaydı; bir, gençleri; iki, şiiri hangi dönemde yazarsam yazayım kendi yaş grubumu tercih ederdim.

İdeâl okur; kelimeleri birer parke taşı, cümleleri birer kale duvarı, manayı ise fethetmek üzere çaldığı kale kapısı olarak gören mana dervişlerinden müteşekkil olmalıdır.

“Nihayetinde yazılan her şey yarına bakiyedir.” diyorum… Önemli olan, sedası ile o yankıya ses ve nefes taşımaktır.

Yazdığınız/okuduğunuz ilk şiirle şu an yazdıklarınız arasındaki en büyük değişim nedir?

Tek bir cümle ile değil, tek bir kelime ile cevap veririm: “Olgunluk.”

Yazdığım eserleri erken ya da geç paylaşmadaki nedametim, olgunluk sonrasında “iyi ki acele etmemişim” duygusuna dönüşür.

Yazılan her şiirin, hatta her eserin bir de olgunlaşma ve demlenme zamanı vardır. Şiir aceleye gelmez. Vaktini bekler ve insanın dokuz aylık serüveniyle yakından ilişkilidir.

Whatsapp Image 2026 05 26 At 23.22.46(2)

İlham aldığınız ya da örnek aldığınız şair var mı? Varsa hangileri?

İlham almak dediğimiz şey; biraz rol çaldığımız, biraz da örnek aldığımız durumdur. Ama öyleleri vardır ki kimden ilham aldığını bilmez! Gayreti yoktur ama illa ki beslendiği bir pınar vardır.

Ben taklitten beslenmenin yanlış olduğunu ama ilham kaynağı edinmenin doğru bir seçenek olduğunu vurgulayarak;

Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl Kısakürek, Arif Nihat Asya, Bahaettin Karakoç, Abdurrahim Karakoç, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cemal Safi, Yavuz Bülent Bakiler ve Mehmet Ragıp Karcı’nın isimlerini sayıyor, bu vesile ile hepsini rahmet ve minnetle yâd ediyorum.

Türk edebiyatı eskiye oranla bizim “ünlü” diye nitelendirdiğimiz entelektüel yazarlardan yoksun gibi görünse de yok değildir; ancak sayıca oldukça azdır. Onlarla aynı çağı paylaşmak, kurbiyet kurmak son derece keyiflidir…

Gülten Akın, Lale Müldür, Didem Madak ve Birhan Keskin nesli kesilmemesi en büyük temennimdir. Günümüzde kadın şairlerin sayısı sınırlıdır: Nesrin Çaylı, Nuray Alper, Filiz Yüksel, Semah Atak, Aypara Ayhan, İlter Yeşilay, Özgecan Aktaşoğlu, Seyyal Tanır ve Ümran Yıldırım öne çıkar...

Hemcinslerime gelince yakın zamanda kaybettiğimiz Yavuz Doğan ile birlikte; Bestami Yazgan, Nurullah Genç, Mehmet Şamil Baş, Şahan Çoker, Talat Ülker, Aslan Avşarbey, Abdullah Bostan, Sıtkı Caney, Arif Bük, Bayram Mecit, Erdal Ercin, Cihan Akçay, Necat Uslu, , M. Atilla Maraş ve Burhan Şahiner keyif veren ve soluksuz şiirlere imza atan isimlerdir.

Whatsapp Image 2026 05 26 At 23.22.46(3)

Şiiri sanat için mi yazıyorsunuz, toplum için mi yoksa tamamen ruh hâlinizi anlatma aracı olarak mı kullanıyorsunuz?

Bu soruya, çocukluğumuzda bize yöneltilen “Anneni mi seviyorsun, babanı mı?” sorusuyla cevap verebilirim. Bu soruya doğru ya da tek bir cevap veren var mıdır bilinmez; ama insan zorlanır.

Şahsî kanaatim; yine ikileme yaparak ikisine birden sahip olma meziyeti ile şiirin üretilmesi gerektiğidir. Her iki alanda da ihtiyaç vardır ve o ihtiyaca muhtaç dimağlar mevcuttur.

Ruh hâline gelince… Bu noktada belli bir olgunluktan sonra kalemin hakkını verme; bir borç, bir görev olur. Hakkı, hakikati, güzel olanı ve doğru olanı; içinde yaşanmışlık barındıran hatıraları, öğretiyi ve tecrübeyi yazmak gerekir.

“Esip gürleme, kılı kırka bölmeyi dene,/‘Vav’ misali doğsan da ‘dümdüz’ ölmeyi dene…/Korkma, doğruyu söyle, yalan sığmaz çuvala,/Taptuk’un kapısından çulsuz girmeyi dene…” satırlarını barındıran “Dene” isimli şiirim gibi…

Yeri gelmişken bir şey daha eklemek isterim: şairler, cephedeki askere benzer. Silah kuşanmasa da kuşandığı kalemle yalana geçit vermez, direncin sembolü olarak halkın mücadelesini diri tutar. Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un tutumu buna en net işarettir.

“Yazana kadar benim, yazdıktan sonra herkesindir şiirlerim.”

Birine şiir hediye ettiniz mi hiç?

“Yazana kadar benim, yazdıktan sonra herkesindir şiirlerim.” Paylaşmak için izin isteyenlere kullandığım bu vecize ile cevap vermek isterim.

Meselâ “Becerebilsem” şiiri:

“Yollar, dağlar var arada, bir türlü gidilmez,/Sevdiğime varmayı ‘ah’ bir becerebilsem…/İnsan sever de sevdiğini söyleyemez,/‘Seviyorum’ demeyi bir becerebilsem…”

Ama hatırı sayılır armağanlarım oldu; gerek yazarak gerek seslendirerek… İthaf ettiğim şiirler ya içimden geldi, ya gerekli oldu ya da küçük jestlerle onları ödüllendirmek istedim. Onların tepkilerinden aldığım hazzı yazmak istesem galiba yetersiz kalırım.

Hayatınızı tek bir şiir anlatacak olsa hangisi olurdu? (Sizin ya da bir şairin şiiri olabilir)

Bir ile sığmayacak birlikteliğimiz var bu konuda…

Allah ve insan sevgisini, dostluğu, kardeşliği, merhameti ve güzelliği nasihat formunda işleyen; yüzyıllardır öz Türkçenin dervişi olan Yunus Emre’nin her dizesi en başta gelir.

Ve Türk edebiyatının en görkemli platonik aşk hikâyelerinden birini kaleme alan merhum Sezai Karakoç’un “Mona Rosa” şiiri ile devam eder…

Sonra Necip Fazıl Kısakürek’in Zindandan Mehmed’e Mektubu:

“Zindan iki hece, Mehmed’im lâfta!/Baba katiliyle baban bir safta!/Bir de geri adam, boynunda yafta…/Hâlimi düşünüp yanma Mehmed’im!/Kavuşmak mı?… Belki… Daha ölmedim!” dizeleri ile “Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes,/Ey kahpe rüzgâr, artık ne yandan esersen es…” satırları

Beni şiire sevdiren isim Yahya Kemal Beyatlı’nın: “Artık demir almak günü gelmişse zamandan,/Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan…” satırları ile ölümü selamlayan “Sessiz Gemi”si…

Nurullah Genç’in bitmesini hiç istemediğim: “Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım,/Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düşseydi…” “Yağmur” isimli Na’t’ı…

Abdurrahim Karakoç’un “Mihriban” şiirindeki o meşhur imge: “Lambada titreyen alev üşüyor…” Yine aynı şairin “İncitme” nasihatı ile bitmeyen şiir okyanusu…

Kendi şiirlerime gelince; öyleleri var ki adeta yazmadım, yazdırıldı. Allah’a kasem olsun ki yazdırıldı.

Örneğin: On bir gün süren çile dolu günlerin sonunda tam on bir kıta olarak doğan “An Gelir” isimli şiirim: “An gelir idamlık bir mahkûm oluverirsin,/Ferman yüzüne okunur, zangır zangır titrersin…/An gelir sehpayı kendin itmek istersin,/Ve açılır peygamber ağuşu… Sen girersin…”

Doğan Aydoğmuş’tan Kurban Bayramı Mesajı: Birlik ve beraberlik vurgusu
Doğan Aydoğmuş’tan Kurban Bayramı Mesajı: Birlik ve beraberlik vurgusu
İçeriği Görüntüle

Beni yitirdiklerinde beni bulsunlar diye; belki bu yüzden “şiirle gömün beni” diye vasiyet ediyorum. Kim bilir?

Whatsapp Image 2026 05 26 At 23.08.58(3)

Hiç kimseye anlatamadığınız bir duyguyu şiire anlattığınız oldu mu?

Tabii ki… “Şiir en samimi yaren ve sırdaştır” diye başlayıp “Sırlarınızı deşifre eden en masum şifre çözücüdür” diye de devam edeyim tabi anlayana…O şifreleri çözen, hem şiirle hem de şairle buluşur. Dolayısıyla kimseye anlatamadığınız sırlara vâkıf olur.

Bir kırgınlığınız şiire dönüştü mü hiç?

Tabii ki…

“Pişmandım geldiğime, vefasızları görünce,/Bilenler bir bir kaçıp cahiller zor sorunca,/Elimde büyüyenler sırta binip yorunca,/Deryayı dolduran ben, küçük bardaktan taştım…” satırlarını barındıran “Hıdırellez Çocuğu” şiirim… Belki onlarcası kırılganlığın bir yansıması olarak doğdu.

Bazı insanlar konuşur, bazıları susar… Şiir yazmak ya da okumak suskunlukların dışa vurumu mudur? Sizce şiir hangisine daha yakın?

“Bilmiyorum” şiirimde geçer bu dizeler: “Neler yaşadım neler, Eyyûp bilindi adım,/Acılara mil çekip gülsem mi bilmiyorum…/Ummana döndü gökler, delindi şol gözlerim,/Tuzlanmış nehirleri silsem mi bilmiyorum…”/Sorunun cevabını bir dikiş makinesi verebilir: Üstten aldığı ipliği alttaki mekikten geçirerek ilerler…

“Şiir, suskunların çeşmesidir.” tanımını yapan şaire yönelttiğimiz soruların son bağlamında:

Şiir bir insan olsaydı ona ne söylemek isterdiniz? diye soruyoruz

“Seni çok seviyorum… İyi ki tanıdım, iyi ki yolumuz kesişti. Dünyaya yeniden gelsem yine seninle olurdum. Beni hiç bırakma…” diye cevap veriyor..

Whatsapp Image 2026 05 26 At 23.08.58(4)-1

Bir gün bütün şiirler yok olsa, aklınızda hangi dizeyi saklamak isterdiniz?

Kesinlikle: “Lambada titreyen alev üşüyor…”

Şiir yazmak isteyen, yolun başındaki genç şair adaylarına vereceğiniz en önemli tavsiye ne olurdu?

Duygusallıklarını keşfetmeliler; onları birileri de keşfetmeli. Sonra her şiirin üzerine yeni şeyler ekleyerek ilerlemeliler. Gelişerek büyümeliler. Eleştiriden kaçınmamalılar.

Bir hatıramı paylaşayım sizinle: Gazi Üniversitesi’nden bir hocam vardı. Bazı şiirlerimi beğenmiyor ya da yeterli bulmuyordum ama yırtıp atamıyordum. Bana: “Başkaları yırtmadan, eleştirmeden, canına okumadan sen yırtmalısın.” demişti. O günden beri iyi şiir yazmaya çalıştım ve yazdığım kadar yırttığım şiirler de oldu. Kalsaydı, belki başkasının gözünde güzel bir eserdi…

Şimdikiler birkaç kelimeyi, birkaç duyguyu yan yana getirince şiir oldu zannediyor. Kendini de şair kabul ediyor. Oysa o unvanı sana başkası, yani okurun vermesi gerekir.

Sosyal medya bu yüzden tembelliğe itti, kaliteyi düşürdü. Eskiden Babıâli vardı; üstat sayılan şairlere ulaşmak neredeyse imkânsızdı. Şimdi sosyal medya ile herkes herkese ulaşabiliyor. Bu iyi; ama usta-çırak ilişkisindeki o lezzet, bir şairin yetişmesi açısından son derece elzemdir.

Ve en önemlisi taklitten uzak dursunlar. Kendi ekollerini oluşturma uğruna durmadan kaliteyi, doğruyu ve yaşanmışlığı yazsınlar. Hele hele serbest yazıyorlarsa ya da hece ile ilerlemek istiyorlarsa kurallara harfiyen uysunlar.

Whatsapp Image 2026 05 26 At 23.08.58

Son olarak şu anki ruh hâlinizi, duygularınızı anlatan bir şiir okur musunuz bize?

O zaman en son yazdığım dizelerle bitirelim ve kulak veren gönlünüze inşirah olsun:

“Soylu Gidiş”

Sen, menzilsiz yolların gizemli avcısı!
Söyle bana: “Ben hangi dağın yamacıyım?”
Bırak bana kalsın acısı, tatlısı,
Söyle bana: “Ben hangi ödevin amacıyım?”

Kimi sırtını verip dayandı,
Kimi sırtındaki yükü dayattı!
Ama hiç oynatmadım göğsümü,
Ve hiç kıpırdamadım yerimden!

Geceye “emanet” edilirken nesli tükenen mızraklar,
Kızıl bir sabahta eridi akrepler, yelkovanlar…

Ben diyeyim üç boy yol aldım,
Sen bunu altı say; çünkü üç kez de yolda kaldım!

Bilirim, artık inişteyim!
Gelişini müjdeliyor her şey; soylu bir gidişteyim…

Kalanın mümkün olmadığı yerden;
Gidenlerin çoğaldığı yerdedir her göç!

Ve ben atlı bir yoldaş beklerim:
Hem yorgunluğumu alan,
Hem de terkisine alan…

Okuyana “veda” sayılsın,
Uyuyanlar da ayılsın!

Allah’a ısmarladık…

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Ömür aslında bildiğimizden de kısa… Dünyanın üç gün olduğu söylenirdi; ama zaman gösterdi ki üç gün bile değilmiş! Dün yaşandı ve geride kaldı. Bugün içindeyiz ama yarın muamma…

Nedametin az olduğu bir ömrü, şiir gibi yaşamak rehberimiz olsun. Ayetlere, sünnet-i seniyyeye ve atasözlerine kulak verelim. Anayı, babayı, eşi, evladı ve yâri incitmeyelim…

Son söz: Hazreti İbrahim’in kurbiyeti ve Hazreti İsmail’in teslimiyetinde idrak edeceğimiz Kurban Bayramı’nın başta ülkemiz ve İslâm âlemi olmak üzere tüm insanlığa hayırlar getirmesini diliyorum.

Kalan ömrümüzü huzur ve barış içinde yaşayacağımız bir dünyaya vesile olması temennisiyle yakın bir gelecekte kitap olacak “e.g.e.” kısaltması ile okuyucularımızı ve şiir sevenleri “En Güzel’e emanet ediyorum.”

Bu anlamlı ve samimi sohbet için, zaman ayırdığınız için, şiirin dünyasına dair kıymetli düşüncelerinizi bizlerle paylaştığınız için teşekkür ediyorum.

Kaynak: Fatma Doğanay