Bu bir tesadüf mü?... Daha geçen hafta Haymana ile ilgili, karamsarlıktan uzak bir yazı yazdığım gün bazı gençlerin üzücü olaylarına şahit olduk. Sükut-u hayale uğramak ancak bu kadar olur. Elbette yaşanan bu hadise “Haymana’nın son yılların en huzurlu şehri” olduğu gerçeğini asla değiştirmez. Ancak hiç yaşanmasını istemediğimiz olaylar bunlar elbette. Oysa ki gençlerimiz ne kadar da güzel şeyler yapmaya başlamışlardı. Gençlik derneği adı altında örgütlenerek; aydın, bilinçli, zeki, ufku açık bir Haymana gençliğinin temellerini atarken, talihsiz bir olay olarak görüyorum. Sorunu kısaca adli bir vak’a olarak basite indirgeyemeyiz. Ne bu olayı, ne daha önce yaşananları, ne de bundan sonra olması muhtemel olayları. Birşeylerin ters gittiği muhakkak. İlk önce altı çizilmesi gereken bir eğitim sorunumuz var. Bu eğitim okullarda okutulmayan bir eğitim. Anne- baba’dan başlayan, mahalle ve çevrenin başöğretmen olduğu bir eğitimden bahsediyorum. Sorumlu bir ebeveyn, sorumluluk alabilecek, neticesinde durup düşünen, değerlendiren, doğruyu yanlışı ayıredebilen nesiller yetiştirir. İlk anne-babayı örnek alan çocuklar, ileriki yaşlarda da bunun izini sürerek kendine bir yol çizerler. O sebeble ki; temelden başlanan sağlam karakter, çocuğun tüm hayatında etkili olacak bir süreçte kalıcı olur. İşsizliğin bir getirisi de azımsanamaz. Ekonomik özgürlüğü kazanamamak, zamanla gençlerimizde özgüven eksikliği, birilerine avuç açmanın verdiği eziklik, büyüklerimizin sık sık başımıza kaktıkları “Bir baltaya sap olamama” türünden yakıştırmalar, gençlerimizde en büyük stres ve şiddet sebebi. Haaa… özenti had safhada bak. Film karakterlerine özenme, onun gibi giyinme, onların lafları ile konuşma, onların yaptıklarına benzer eylemler yapma özlemi var. Her bir gencin içinde birer Polat ALEMDAR gizli. Bu bizim değil tüm Türkiye gençliğini saran bir illet aslında. Bir hayali karakter olduklarını, hayal bile edemiyorlar maalesef. Ya da ağır abi, külhanbeyi takıntılığı var. Oysa ki KÜLHANBEYİ eski manası ile bambaşka bir şey. Eskiden Külhanbeyi demek; mahallenin namusunu koruyan, yetimin, garibin hakkını savunan, herkesin güvendiği, güçsüzü ezmeyen, haksızlığın, kimsesizin en büyük savunucusu demekmiş. Ama şimdiki anlayış onu bir mafya, bir ucuz kabadayı sıfatına sokuyor. Taklit ederken bile, işimize geldiği gibi ve çıkarımıza denk düşer şekilde yapıyoruz. Arslanlıktan çakallığa geçiş bu olsa gerek. Ayakkabının topuğuna basarak tesbih sallayıp, hayatı sallamanın racon sayıldığı, raconun; ahkam kesmek değil kafa kesmek zannedildiği, izbelerde yada sokaklarda ona buna sataşmanın prim yaptığı bir neslin geldiğini bilmek; dramatik ve bir o kadar acı. Oysa üniversiteliler ile kaynaşmış, omuz omuza vermiş, güç birliği etmiş pırıl pırıl bir atılımın filizlenmesi umutları arşa yükseltmişti. Olması gereken, hatta geç kalınan bir aksiyonun fragmanını izliyorduk. Elbetteki mutlu sonla biten bir film geleceğini bilmek coşkusu varken, tüm bu yapılanları, yapılmaya çalışılanları kaldırıp çöpemi atacağız. Düzeltmeye çalıştığımız imajımızı “Biz maalesef buyuz, düzelemeyiz” diyerek yok mu sayacağız. Nasıl bir başarının öyküsünde herkesin payı var ise, sorunlu bir gençlik olacak ise bu sorumluluk da elbette herkesindir. En üstten en alta. Sivil toplum örgütlerinden tutunda, en küçük bir çekirdek aileye kadar hepimize bir pay düşüyor. Ölümünün 74’üncü yılında saygı ile andığımız ATATÜRK; “Gençler! Benim gelecekteki emellerimi gerçekleştirmeyi üstlenen gençler! Bir gün bu memleketi sizin gibi beni anlamış bir gençliğe bırakacağımdan dolayı çok memnun ve mutluyum.’’ Bu umudu boşa çıkarmamak hepimizin elinde... SAYGILARIMLA