Toz pembe hayallerle dolu yazılar yazmak bende isterim, ama günü geldiğinde pembesi gidiyor, geriye tozu ve tortusu kalıyor.
Belki “Son Kale” ve bir ihtimalde olsa “Cezaevi” güzel şeyler, ama uzun zamandır “ya sabır” çekenler için artık tahammül kalmadı.
Uzak ihtimalleri bir kenara bırakarak, yanı başımızda ki kaplıcalarla ilgilenmek daha mantıklı ve akla yakın geliyor. Çünkü buradaki sorun her geçen gün önü daha da katlanarak, katmerlenerek dert deryasına dönmek üzere.
Her gün onlarca kişiden hamamlar ile ilgili şikayetler yağıyor. Olaya sırtımızı dönmemiz mümkün değil. Hamamlarla ilgili sorun gerçekten var ve “yok” demek gibi bir şansımız da yok.
Kaplıcalar bizim altın yumurtlayan tavuğumuz ve kendi ellerimizle kesiyoruz. Artık sırtımızda kambur olmaya başladı. Bakamıyorsak cami avlusuna bırakacak ta değiliz. O zaman yapılacak en mantıklı şey, özelleştirmektir.
“Vay hamamları sattı” korkusunu atalım üzerimizden. Şaibesiz ve yine liyakat kuralları içinde işin ehline vermek hem belediyeyi bir kamburdan kurtarır, hem de turizm adına alnımız ak olur. Elin oğlu temizlikten, hijyenden, disiplinden taviz vermez. Gül gibi bakar, hem gelen memnun olur, hem de imajımız cilalanır. Yoksa bu anlayışla gelen üç beş müşteriyi de kaçırıveririz.
“Tüü… hamamları sattı” lakırdısı bir müddet dolaşır ortada, bundan kaçış yok. İşte bu lakırdıyı da kesmek yine sizin elinizde. Gelen parayla hizmet ederseniz, yeni yatırımlara yelken açarsanız, hatta bir kaplıca daha yaparak gerekirse rekabet ortamı sağlayıp, onu da özelleştirirseniz, tık diye kesilir sesler.
Yoksa “hamamları sattık, borç kapattık, borçsuz belediye yaptık” nutuklarını kimse anlamaz bu saatten sonra. İnsanlar somut şeyler görmek ister. Ortaya eserler ve hizmetler dökmeniz lazım. Aslı yok vadisinde bin dönüm tarlam var’a Kadir İnanır’ı bile inandıramazsınız.
Kaplıcaları Dünya’ya açma girişimi gayet güzel çalışma. Elbette bu Allah vergisi nimetten tüm insanlık faydalansın, ama yukarıda anlattığımız bir sistemle, değil elin Avrupalısına hizmet sunmak, kendi insanımıza bile vereceğimiz bir şey yok. Yarın “Lan şu Haymana’nın suyu dünyada ikinciymiş, kalkın gidelim Helga, Monika, Corç” deseler ve ilk uçakla çıkıp gelseler, gözümüze far vurmuş tavşan gibi pısıp kalırız. Grannos’muş, Ürofiz Termal’miş, Midas’mış kurtarmaz bizi.
Onlar ne kadar sosyetik olsa da modernlikten ziyade naturel, doğaya iç içe ve otantik bir kaplıca, değişik bir hava koklamayı isterler. Kısacası gittikleri yerlerden daha başka, kültürümüzle bağdaşan ve aynı paralellikte bir dünya hevesiyle gelirler. Otellerimizin alafrangalığı, mevcut kaplıcalarımızın dökülen hali kesmez onları. Fısır fısır dedikodumuzu ederler de, bir daha yakınımızdan bile geçmezler. Gittikleri ülkelerinde de ballandırarak, gerdan kıra kıra ipliğimizi pazara çıkarırlar, sonra ağzımızla kuş tutsak bir Allah’ın kulu gelmez.
Aynı şekilde buradaki personele de çok fazla iş düşüyor. Nezaket kurallarını bilen, güler yüzlü, mümkünse en az İngilizceye hakim ve bir o kadarda işini severek ve bilerek yapan personel lazım. Yoksa sırf istihdam adına, sırf birkaç işsize iş vereyim maksadıyla dünyaya açılması düşünülen pencereye mevcut personeli kondurmak olmaz.
Görünen o ki; biz henüz dünyaya açılmaya, en azından bugün için hiç hazır değiliz. Ne alt yapımızla, ne üst yapımızla, ne mevcut tesislerimizle çuvallamamız işten bile değil. Ve bu kaplıcalar belediye’nin tasarrufunda kaldığı sürece yerinde saymak şöyle dursun, geriye bile gideriz. Onun için buraları maharetli özel sektöre devretmekten başka çaremiz yok. Ama hak edene, peşkeşten uzak, rüşdünü ispatlamış ve bize artı değer katacak olana. Her parayı bastıran burayı alırsa ve sonunda eline yüzüne bulaştırırsa bunun vebalini ne Allah katında, ne kul nazarında ödeyemeyiz. SAYGILARIMLA
HAFTANIN SÖZÜ: Bir ulusu yıkmak için atom bombasına veya uzun menzilli füzeye gerek yoktur. Eğitimin kalitesini düşürün yeter...