Zeki, cin gibi bir çocuktu Savaş. Eli her işe yatkın, çalışkan, dürüst ve ahlakı da ekstra özelliklerindendi. Yürümeye başlar başlamaz, verdiler eline değneği ve çobanlığa başladı. Baba mesleğiydi çünkü. Tüm güzel huylarını yansıttı işine. Kimsenin ekinini, bostanını yaymıyor, gözünü dört açıyor, erken kalkıyor, işine dört elle sarılıyordu. Gün geldi, devran döndü okul çağı geldi Savaş’ın. Babası Ağa’nın yanında ırgattı. Ama okuma heveslisi birisiydi. Kendisi yoksulluktan okuyamamış, kızlarını okutmak istemiş; ne mümkün köy yerinde, onları da okutamamıştı. Tek isteği, tek oğlu Savaş’ı okutup, vatana millete hayırlı bir evlat yetiştirmek istiyordu. Vardı ağasının yanına. “Böyleyken böyle’’ dedi. Bencil’di ağa. Okuyan, bilgili, aydın insan istemezdi köyde. Gün gelir variyeti, mevkisi sarsılır, ağalığı sömürgesi sekteye uğrardı. “Neme lazım’’ dedi. “Ha davar, ha bunlar, okuyup başıma bela olacaklar’’. Hem Savaş gibi dürüst, ahlaklı ve hakkına razı bir çobanı nasıl bulurdu bir daha. Kestirip attı; “Benim çocuklarım okusun, ama SAVAŞ’a Hayır.’’

Yılmadı baba. Sattı savdı elinde ne varsa. Öküzdür, tavuktur, çarıktır, atadan yadigar gümüş tabakadır, gözünü kırpmadı çıkardı elden. Bir gece ağa’dan gizli topladı çoluk çocuğunu, dürdü yükünü sırtına, kaçtı köyden. Okutacaktı Savaş’ı, tek umudu, son dayanağıydı. “Kör cehalete, karanlığa bir mum da kendi oğlu yaksın’’dı. Yerleşti şehirde tek göz eve. Rezillik, yoksulluk paçadan akıyordu, ama “umut’’ denen ışığı görmüştü artık, gelen her dert; “başım gözüm üstüne’’ dedi. Yazdırdı oğlunu ilkokula. Kendi de hamallıktır, inşaatlarda ameleliktir, ne bulduysa çalıştı, gocunmadı, gecesini gündüzüne kattı, alın terini katık etti sofrasındaki yavan ekmeğe. Emekleri boşa gitmiyordu “şükür’’. Oğlu çok çalışıyor, didiniyor, haytalık, serserilik yapmıyor, babasının yüzünü yere eğmiyordu. Derslerinden “pekiyi’’, hocalarından, “aferin’’i bol bol alıyor, evinin kirli duvarına diziyordu çerçevetelerek. Birgün aç, birgün tok yatıyorlar, bir aldıklarını yıllarca giyiyorlardı, evire çevire, yamaya yamaya.

Yıllar su gibi akıyor ve üniversiteye hazırlanıyordu artık Savaş. Ama sistem kötüydü. Çalışma, diş tırnak bir yere kadardı. Dershaneye gitmesi lazımdı, ama para yok. Gitti yalvardı, hem babası, hem oğlu. Dershane sahiplerine, müdürlerine, ama ne mümkün; Nuh diyor, ama Nuh’u peygamberden saymıyorlardı. Hepsi ağız birliği etmişcesine hep aynı cümleyi kuruyorlardı “Paran varsa buyur, yoksa SAVAŞ’a hayır’

Kendi çapında kazandı o da üniversiteyi. İstediği, hayalini kurduğu bölüm olmasa da. Okulunu kıt-kanaat, kör-topal okudu. Ama gözü de hep daha iyi bir üniversite de kaldı. Ancak paraya dayanıyordu buralar, kapalıydı kapıları; ceketi yamalı, cebi delik Savaş’a. Gitti geldi zorladı, ama yapamadı. Yine tanıdık cevaplar verildi ona; “paran varsa hay hay, ama yoksa SAVAŞ’a hayır.

Öyle böyle bitirdi okulunu. İş bulması lazımdı artık. Babasının beli bükülmüş, kuru ekmeğin destanını yazan el durmuştu. İş başa düşmüştü, aldı eline diplomasını, dolaştı kapı kapı. Başarı belgeleri, takdirler elinde, aldığı aferinler aklında taban tepti, oraya buraya. Yine benzer cevaplar yüzüne yüzüne çarptı Savaş’ın; ‘’Milletvekili, Bakan olmadı, bir bürokrat, işadamı tanıdığın var mı? Arkanı kollayacak’’ Yoktu elbette. Televizyondan başka nerde görmüştü böylelerini, Savaş’a kol kanat gersinler, arka çıksınlar. “Ya takdirlerim, başarılarım, dürüstlüğüm, çalışkanlığım’’ dedi. “Onlar burada sökmez’’ dediler. ''Varsa devlet büyüğün, emmin, dayın buyur işin hazır, yoksa bunlar, iş istiyorsan SAVAŞ’a hayır.''

Kız sevdi, gönül bu dengine devrilmez ya her zaman, sosyeteden sevdi bu kez, olmadı. Heves etti bir evim olsun, şöyle duvarları sidik kokmayan, banyosu, mutfağı, tuvaleti olan, olduramadı. Bir işi olsun alnının teriyle çalışsın, evine ekmek götürsün, kimseye yük olmasın, torpilsiz yapamadı. Kayboldu gitti, kendi gibi kimsesiz, sefil, arkasında dayanağı olmayan milyonlarca Savaş gibi. Öldü vakti saati gelince. Eşi dostu “köye bari cenazesi gitmesin’’ dediler. Şehir mezarlığına gömmek istediler, ama orası da paraylaymış.Parası varsa ölsün yeri hazır, ama züğürtsen öldüğünde bile bu mezarlıkta herkese yer var ama SAVAŞ’a hayır.’’

Bir savaş daha kapımızda son günlerde. İnsanoğlu varolduğundan beri savaşlar sürecek. İnsanlar, devletler ölecek, öldürecek birbirini. Ama asıl savaş, insanın kendi nefsiyle, erdemiyle, onuruyla yaptığı savaştır. Yandaşlığın, yalakalığın, bir lokma için namusunu, şerefini lekeletenlerle olmalı asıl savaş. Tüm bunları alt ettiğinizde, zaten tüm kin nefret ve insanlığın yerlerde süründüğü o savaşlara gerek kalmayacak. SAVAŞ’lara hayır, ama insan olmanın onuruna, cehalete ve sömürülen emeklere yapılan savaş’a elbette EVET...

SAYGILARIMLA