Sosyal yardımlara öyle bir alıştık ki, çalışanın süründüğü, yan gelip yatanın “bey gibi” yaşadığı bir düzene koşar adım ilerliyoruz. Ne zaman insanlara balık vermeyi bırakıp balık tutmayı öğretirsek asıl o gün milli bayramımızdır.
Kömür bitiyor, erzak başlıyor, giyim bitiyor, temizlik kolisi başlıyor, kurban olduğum verdikçe veriyor. Kimse “hayır, almam” demiyor, bir Allah’ın kulu da “Yav arkadaş benim ihtiyacım yok, varın bir başkasına ihsan eyleyin” diye gani gönüllü de olmuyor. Hatta “üç beş paket daha fazla koparabilirmiyim” diye “Medine Fukaralığına” soyunup, en paralayıcı yakarışlarıyla gazel okuyor. Biz hangi ara bu kadar onursuzlaştık, biz ne zaman bu kadar arsızlaştık, gurur yoksunu olduk, bilen bir adım öne çıksın.
Sosyal Devletin görevleri arasındadır düşküne, yoksula, dula, yetime yardım etmek, dertlerine çare bulmak, barındırmak, giydirmek, ısıtmak falan filan, ama bizim bu yaptığımız artık “Eşeğin kulağına su kaçırmak”tan beter.
Burası Haymana, küçük yer, köyleri dahil herkes birbirini çok iyi bilir. Kimin düşkün, kimin varsıl olduğunu şıp diye söyler sana. Ama iş öyle boyutlara geldi ki, yardım almayanı ayıplar, küçümser, beceriksiz damgası vurur hale geldik. Bazılarında arsızlık, yüzsüzlük o derece ki, Hz. Musa’nın’ Kızıldeniz’i yardığı gibi milleti yarıp dandik bir koliye koşmasını, hangi kutsal kitap resmedebilir?
Koskoca devlet, koskoca devletin temsilcileri bu oyunu bozmak yerine aracı oluyorsa, balık baştan kokmuş, hatta paçalara kadar inmiş demektir. Siyasi rant’ta bitiyor her şey. Seçim ayları mübarek aylardan daha bereketli birileri için. Hiç kimse de bu duygusal olmayan ama insanların vicdan ayarları ile bir güzel oynamayı meslek ve huy edinmişlere dur demiyor, hatta altan alttan pışpışlıyorsa, hepimize geçmiş olsun, hatta başımız sağ olsun, insanlık ölmüşte helvası kavruluyor.
Gerçek mağdurun kenarda unutulduğu, çakma mağdurların cam çerçeve yıkarak aldıkları, rant’a ve siyasi çıkara dayalı bir “sözde” Sosyal Devlet düzeni, mükemmel dinimizce basbayağı; “Kul hakkına” girmiyor mu? Yorumlasanıza televizyonlar da işkembeden hikayeler anlatan Sayın ağlak din alimlerimiz. Bir gün çıkıp ta bunu dile getirdiniz mi? Bir gün yumruğunuzu masaya vurup ta, bu kayırmacı sosyal adalet zincirine isyan edip, sebep olanları, aracı olanları, oyuncak olanları, menfaatçileri deşifre edip utandırmayı geçtim, bir küçük kınama dahi yapabildiniz mi? Hala orucu neyin bozup bozmadığının, kocasının patlıcanı sevmediği halde, patlıcan yemeği yapan karısının günahının olup olmadığının ucuzluğundasınız. Bu “Kul hakkı” aynı zamanda duyup, bilip susana da geçerli, bilmem farkındamısınız?
Küçücük Haymana’da kaç defa binlerce ton kömür erzak, giyim falan filan dağıtılıyor her yıl. Biz hepimiz birbirimizi biliriz. Bu yardımları fütursuzca alan, yeşil karttan alengirli oyunlarla yararlanan, aldığı beleş kömürleri parasıyla satan, evinin bir köşesini yardımlardan aldığı erzaklarla adeta markete çeviren, ne toprak ağaları, ne yastık altı milyonerleri var. Kimler olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Bir köşede de, bir tırnak ucu gururu olup ta, “kan kusup kızılcık şerbetidir” diyen, tenezzül etmeyen, “bir lokma, bir hırka bana yeter” diyen nice meteliksiz ama gönlü zengin insanlar, aileler var. Sosyal devlet ve seçilmişinden atanmışına devletin tüm temsilcileri; sizin göreviniz biraz da bu iki ayrı uç kişileri bulup ta gerçek “Sosyal Adaleti” sağlamak değil mi?
“Vay ben bilmiyorum, vay ben duymadım” mazereti kabul değil. Fırat’ın kıyısında kaybolan kuzudan sorumlu bir devlet geleneğinde böyle yürümüyor işler. Dersen ki ”ben bilmiyorum”, o zaman o kuzuyu birileri kebap etmiş, sende bir budunu dişlemişsin’e gelir bu iş.
HAFTANIN SÖZÜ: “Siz yardım edilmiş yoksulluk istiyorsunuz, biz ortadan kaldırılmış yoksulluk istiyoruz.” Victor HUGO
HAFTANIN HABERİ: Beslenme uzmanı Canan Karatay yılbaşında nelerin yenip yenmemesi konusuna cevap verdi:“Ne b...k yerseniz yeyin” SAYGILARIMLA