“Sokakta 100 kişiye Suriyelilerden memnun musunuz diye sorduk, 30 tanesi Suriyeli çıktı” diye şaka bir söz vardı. Şimdi vatandaşlık vereceğiz, şakaydı gerçek olmak üzere hamdolsun (!)
Suriye karıştığından beri, çocukların, kadınların ve masum insanların dramları hepimizin yüreğini dağladı. Kucak açtık, kol kanat gerdik, karınca kararınca yardım ve ev sahipliği yaptık. Ama bu misafirlik fazla uzamadı mı? Hele ki vatandaşlık vermek, eşeğin kulağına su kaçırmaktan başka bir şey değil.
Savaşın yazılı olmayan kanunudur, kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve masumlara yardımcı olmak, el uzatmak. Elbette o masumları kaderine terk etmek ne insanlığa sığar, ne de bize yakışır. Ama balyozla yere çaksan, toprağa geçecek gençlerin, tası tarağı toplayıp kaçmaları neyin nesi? Birçok devlet gelmiş Suriye’yi ülkelerini IŞİD'in elinden kurtarmak için savaşırken, Türkmenler kadınlı erkekli, kelle koltukta toprağını savunurken, bunlardan bazıları tabanları yağlamış plajlarda bira içerek keyif çatıyorlar.
İstatistiklere göre çadır kentlerde günde 135 bebek doğuyor. Son üç yıl içinde, toplam 100 bin Suriyeli bebek doğmuş. Bugünkü toplam sayıları 3 milyon olduğundan bahsediliyor. “Savaşma seviş” felsefesine alabildiğine uyan ve tavşan gibi üremekten geri kalmayan arkadaşlar, yarın nüfusumuzun önemli bir çoğunluğuna sahip olacaklar. Yazmış Suriyeli arkadaşın biri internete; “Ben Türkçe konuşmak zorunda mıyım, eğitimimi Arapça isterim, ana dilimi konuşmak isterim” diye. Daha durun bu fragman, asıl film gerekli çoğunluğa ulaştıklarında başlayacak, kolanızı, patlamış mısırınızı hazır edip, keyifle seyreyleyin cümbüşü.
“Onları apartman bodrumlarına, kamplara mahkum mu edeceğiz?” diyor, devlet büyüğümüz. Ya ne yapalım? “Ee.. bir sürü boş TOKİ konutu var onlardan verelim.” Ne münasebet, TOKİ konutları da kesmez, hepsine havuzlu birer villa verelim ki, Arap yağı bolca kullanıp orasına, burasına sürsün, 5 bebesi, 3 avradıyla doyasıya çimsinler.
Kendini vatan savunmasına siper etmiş, bayrağı, toprağı kutsal ve uğruna ölünecek kadar mukaddes bilmiş, şehitlerimiz, gazilerimizin evlerini haberlerde görüyorsunuz. Çoğu harabe, yolu yok, izi yok, sıvası yok, pencereleri naylon kaplı, ağırlık gecekondular. Cephede ayağını kaybetmiş, elektrik borcu yüzünden protez bacağına haciz gelmiş gazimiz var. Onların bu mağduriyetlerini kim giderecek, babasını kaybetmiş şehit kızının Rabia kadar değeri yok mu? Bugüne kadar şehit analarına, şehit eşlerine TOKİ'den daire verilmesi düşünülmedi de, konu Suriyeli olunca neden “Apartmanların bodrumlarına mahkum kalmasınlar”a bağlandı mevzu? İşin uluslararası hava atma boyutu var elbette. Kim takar senin şehit ailesine verdiğin evi. Ama Suriyelilere verince Avrupa’ya caka satacağız; “Lan ne mübarek artı hayırsever milletiz” diye.
Efendim içlerinde kalifiye olanlar da varmış. Yine istatistikler rakamları gözümüze gözümüze okuyor; Sığınmacılarda okuma yazma oranı sadece yüzde 10. Kadınlarda oran yerlerde sürünüyor. Arada hasbel kadar doktor, mühendis falan filan da var. Ee.. zaten üst düzey meslek erbabı olsalardı Avrupa direk kapardı. Demek ki onlar da ıskartadan okumuşlar ki bize kaldı, elimizde şiştiler.
Peki bizim kalifiye insanımız, yıllardır dirsek çürütmüş eğitimli personellimizin hali ne olacak? 10 yıldır atanamayıp intihar eden öğretmen, iş bulmadığı için polisliği ve uzmanlığı seçip şehit olan mühendis, çöp toplayan nice okumuş aydın, sigortasız madenlerde ölen üniversiteli var. Onların istihdamını düşünen kim?
Ataları dedeleri başta Çanakkale olmak üzere, onlarca cephede savaşmış, vatanını kanıyla canıyla kazanmış kendi insanımız ikinci sınıf muamele görürken, mantar tabancası patlayınca tası tarağı toplayıp, saçları jöleli, parmak arası terliğiyle şehirlerimizde fink atan ve misafirliği yeterince uzayan bu insanlarla ben aynı Türkiye Cumhuriyeti kimliğini taşımak istemiyorum. Vatana sahip olmanın da bir bedeli olmalı. Yedi sülalesi bedelli askerlik yapıp, bilgisayar başında Vatan-Millet-Sakarya edebiyatıyla ahkam kesenler, beleş kömürünüzün, makarnanızın yarısı onlara kesilince ilk siz zırplarsınız; “Suriyeli memleketimden defol” diye.
HAFTANIN SÖZÜ: Birçok insan vücudunun su ihtiyacını tükürdüğünü yalayarak giderir.
HAFTANIN HABERİ: Başbakanın talimatıyla Acil Servis’e kız bakmaya giden Ahmet.J(33) ambulans şoförü Hayrullah Bey’e aşık olunca oksijen tüpüyle dayak yedi.
SAYGILARIMLA