Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı Prof. Dr. Muhammet Enes Kala, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke’de ortaya çıkan mutabakata ilişkin kapsamlı bir değerlendirme kaleme aldı. Kala, “Kendi İstikbâline Müellif Olmak: Mekke’den Yükselen İrâde” başlıklı yazısında, mutabakatın yalnızca askerî kapasite, stratejik hesaplar veya dönemsel diplomatik gelişmeler üzerinden okunmasının eksik kalacağını savundu.

Kala’nın değerlendirmesinde öne çıkan başlıklardan biri, devletlerin kendi güvenlikleri ve gelecekleri konusunda başka güçlerin iradesine bağımlı olmadan hareket edebilmesi oldu. Ona göre Mekke’de ortaya çıkan iradenin asıl ağırlığı, imzalanan metnin teknik ayrıntılarından ziyade, ülkelerin kendi geleceklerini şekillendirme arzusunda bulunuyor.

“MUTABAKATIN RUHU, VAR OLMA İRADESİNDE”

Kala, tarihî, kültürel ve dinî ortaklıklara sahip ülkeler arasında imzalanan anlaşmaların yalnızca bürokratik veya diplomatik metinler olarak görülmemesi gerektiğini ifade etti. Bir mutabakatın gerçek anlamının, metindeki kelimelerin ötesinde, tarafların var olma iradesi ve kendi geleceklerine sahip çıkma bilinciyle değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki Mekke merkezli yakınlaşmayı da bu çerçevede ele alan Kala, meselenin sadece askerî mühimmat veya stratejik ittifaklardan ibaret olmadığını vurguladı.

Kala’ya göre güvenlik, yalnızca bir ülkenin askerî kapasitesini ve savunma mekanizmalarını ifade eden dar bir kavram değil. Güvenlik aynı zamanda insanın, toplumun ve medeniyetin kendi varlığıyla kurduğu bağın bir parçası olarak ele alınmalı. Bu nedenle kendi sınırlarını, onurunu ve geleceğini başkalarının kararlarına bırakan bir anlayışın, zaman içinde yalnızca savunma imkânlarını değil, aynı zamanda özne olma ve şahsiyet sahibi olma niteliğini de kaybetme riski taşıdığına dikkat çekti.

“GÜÇ SADECE VURABİLMEK DEĞİLDİR”

Kala’nın yazısında dikkat çektiği bir diğer başlık ise güç ve güvenlik arasındaki ilişki oldu. Modern dünyanın önemli sorunlarından birinin güvenliği yalnızca silahların ve askerî kapasitenin büyüklüğüyle ölçmek olduğunu belirten Kala, silahların artmasının her zaman daha fazla huzur anlamına gelmediğini ifade etti.

Ona göre gerçek anlamda güçlü olmak, yalnızca zarar verme veya saldırma kapasitesine sahip olmakla açıklanamaz. Asıl güç, gerektiğinde sahip olunan kapasiteyi kullanabilecek kudrete sahip olmakla birlikte, bu gücü adalet, merhamet, ölçü ve barış ilkeleriyle kontrol edebilmekten geçiyor.

Çocuk Koruma Kanunu yasalaştı! 12-18 yaş grubu için yeni ceza düzenlemesi
Çocuk Koruma Kanunu yasalaştı! 12-18 yaş grubu için yeni ceza düzenlemesi
İçeriği Görüntüle

Kala, savaşma ve savaşı kazanma kapasitesinin teknik açıdan geliştirilmesi gerektiğini kabul ederken, asıl önemli meselenin savaş ihtimalini azaltacak ve çatışmayı önleyecek bir ortam oluşturmak olduğunu savundu. Bu yaklaşımın yalnızca askerî değil, aynı zamanda ahlaki ve düşünsel bir olgunlaşmayı gerektirdiğini belirten Kala, bir ittifakın sürekli yeni düşmanlar üretmesi ve korkuyu kalıcı hale getirmesi durumunda bunun güvenlikten çok tahakküm arzusuna dönüşebileceği uyarısında bulundu.

BATI MERKEZLİ İTTİFAKLARA ELEŞTİREL SORU

Kala, değerlendirmesinde Batı merkezli güvenlik ve ittifak sistemlerinin de sorgulanması gerektiğine işaret etti. Özellikle mazlum coğrafyalarda yaşanan krizler karşısında bazı ittifakların neden etkili bir ses, söz veya eylem ortaya koyamadığının tartışılması gerektiğini ifade eden Kala, güvenlik sistemlerinin yalnızca güç dengeleri üzerinden kurulmasının yeterli olmadığını savundu. Bu noktada adalet, ahlak ve insan onuru gibi kavramların güvenlik anlayışının merkezinde bulunması gerektiğini belirten Kala, gücün hangi amaçla kullanıldığının, gücün kendisi kadar önemli olduğuna dikkat çekti.

“VESAYET REJİMLERİ ARTIK DİKİŞ TUTMUYOR”

Kala’nın yazısında öne çıkan bir başka değerlendirme ise küresel güvenlik anlayışındaki vesayet ve bağımlılık ilişkileri oldu. Tarih boyunca çeşitli coğrafyaların kendi güvenliklerini başka ülkelerin himayesinde aramak zorunda bırakıldığını belirten Kala, korunma ihtiyacı ile bağımlılık arasındaki sınırın zaman içerisinde ortadan kalkabildiğini ifade etti.

Bir toplumun dayanışma arayışında bulunmasının doğal olduğunu belirten Kala, ancak bir ülkenin varlığını tamamen başka bir devletin iradesine bağlamasının haysiyet ve bağımsızlık açısından ciddi bir sorun oluşturabileceğini savundu. Bu açıdan Mekke’de ortaya çıkan iradenin yeni bir hegemonya kurma amacı taşımaması, başka toplumların alanına müdahale etmemesi, samimiyetini koruması ve güç ile adalet arasındaki bağı koparmaması halinde önemli bir anlam taşıyacağını belirtti.

Kala, gerçek bağımsızlığın hiçbir ülkeye ihtiyaç duymamak şeklinde anlaşılmaması gerektiğini de vurguladı. Ona göre esas olan, ihtiyaç duyulan bir dönemde dahi kendi iradesini, ruhunu ve özne olma vasfını koruyabilmek.

MEKKE’NİN SEMBOLİK ANLAMI

Kala, mutabakatın Mekke’de ortaya çıkmasını da değerlendirmesinin önemli unsurlarından biri olarak ele aldı. Mekke’nin Müslümanların ortak kıblesi ve farklı coğrafyalardan insanların aynı manevi merkezde buluştuğu kutsal bir şehir olduğuna dikkat çeken Kala, aynı kıbleye yönelmenin toplumların bütün farklılıklarını ortadan kaldırması anlamına gelmediğini belirtti.

Aksine ortak kıblenin, farklılıkları yok etmek yerine bu çeşitliliğe ortak bir istikamet ve ahlaki zemin kazandırabileceğini ifade etti. Kala’ya göre İslam dünyasının önemli sorunlarından biri, birlik kavramının zaman zaman aynılaşmakla karıştırılması.

Oysa Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin tarihî birikimleri, öncelikleri ve toplumsal tecrübeleri birbirinden farklı. Bu farklılıkların ortadan kaldırılması değil, daha yüksek bir adalet ve ortaklık anlayışı içerisinde bir araya getirilmesi gerektiğini savunan Kala, siyasi, askerî ve stratejik iş birliğinin de bu zeminde değerlendirilmesi gerektiğini dile getirdi.

Muhammet Enes Kala2

ASIL MESELE SİLAH DEĞİL, O SİLAHI YÖNETEN İLKE

Kala, yazısının son bölümünde tartışmanın merkezini yeniden insan ve ahlak kavramlarına taşıdı. Asıl meselenin mühimmatın miktarı veya askerî kapasitenin büyüklüğünden ziyade, bu gücü kullanacak iradenin hangi değerlere bağlı olacağı olduğunu belirten Kala, “Silahı tutan el kadar, o ele yön veren ilke ve zihniyet ne olacaktır?” sorusunu gündeme taşıdı.

Gücün kendi başına ne mutlak biçimde iyi ne de kötü olduğunu ifade eden Kala, gücün niteliğini belirleyen unsurun onun hangi amaç doğrultusunda kullanıldığına dikkat çekti. Bu anlayışa göre Mekke’de ortaya çıkan mutabakatın gerçek değerinin, yeni çatışma alanları oluşturup oluşturmayacağından çok, savaşı zorlaştıran, saldırganlığı caydıran ve diplomasiye alan açan bir güvenlik zemini oluşturup oluşturamayacağıyla ölçülmesi gerekiyor.

“TARİHİ DEĞERİ ADALET KALKANINA DÖNÜŞÜRSE ARTAR”

Kala, söz konusu iradenin yeni çatışma hatları oluşturmak yerine saldırganlığı caydıran ve diplomatik çözüm yollarını güçlendiren bir yapıya dönüşmesi halinde daha geniş bir anlam kazanabileceğini belirtti. Böyle bir yaklaşımın, mevcut ittifak modellerinin başaramadığı bazı alanlarda daha adil ve yaşanabilir bir dünya düzenine katkı sunabileceğini ifade etti.

Kala’ya göre medeniyetin gerçek ölçüsü yalnızca gücü elde etmek değil, elde edilen güce ahlak, adalet ve insafla sınır koyabilmek. Başka toplumların haklarına yönelik saldırganlıklara karşı durabilme iradesinin de bu anlayışın temel unsurlarından biri olduğunu belirten Kala, Mekke’de ortaya çıkan iradenin asıl sınavının bundan sonra başlayacağına işaret etti.

“GÜÇ HANGİ AHLAKİ TERAZİYLE TARTILACAK?”

Yazısının sonunda önemli sorular yönelten Kala, önümüzdeki dönemde bu coğrafyanın kendisini parçalamak isteyen güçlere nasıl karşılık vereceği, mazlumlara nasıl sahip çıkacağı ve ülkeler arasındaki farklılıkların tehdit yerine zenginlik olarak görülüp görülmeyeceği sorularının önem taşıdığını ifade etti.

Kala, sahip olunan gücün hangi ahlaki ölçüler ve ilkeler manzumesiyle kullanılacağının belirleyici olacağını vurguladı. Bu noktada yalnızca devletlerin ve siyasetçilerin değil, ilim ve irfan çevrelerinin, medyanın, kalem erbabının ve sivil toplum kuruluşlarının da sorumluluk taşıdığını belirten Kala, toplumların ortak bir ufka hazırlanmasında fikir ve kültür dünyasının önemli bir görev üstlenmesi gerektiğini dile getirdi.

Kaynak: Hacer Koca