Haymana’ya bir cezaevi yapılması gündemde. Adı bile sıkıntılı; “ceza-evi” Ama bugün Haymana ekonomik olarak öyle sıkıntılı bir halde ki, davul zurna çalarak karşılamak zorunda bu cezaevini.

Devlet her türlü ceza’yı mübah gördüğü ve yaptığı daha doğrusu yapmadığı yatırımlarla üstü açık cezaevine çevirdiği Haymana’nın gönlünü almak için yine cezaevini masaya koyuyor.

“Efendim burası bir turizm bölgesi burada cezaevinin ne işi var?” haykırışları var.

“Cezaevi yapacağınıza, suyumuzu değerlendirsek daha iyi değil mi?” serzenişleri var.

“Cezaevi geldiğinde imajımız ne olacak, tüm yasadığı kişiler ilçemize dolacak” lafı sesli olarak konuşuluyor.

Tüm denilenlerin, söylenenlerin hakkı var. Bir defa adı bile antipatik. Ama denize düşmüşüz ve cezaevi yılanına sarılmaktan başka çaremiz yok gibi. Sorun ekmekse, göçü engellemekse, ekonomik refahsa cezaevi bizim bir anlamda kaderimiz konumunda.

Diğer sayılan alternatiflerde bugüne kadar bir arpa boyu yol gidemediğimizden, cezaevinden başka çıkış yolumuz yok. Bu yolları tıkayanlar, başka yollar açmayanlar mahçup olsun, ne diyelim.

Gelelim kurufasulyenin, ya da cezaevinin faydalarına.

Bir defa düşünülen 1000 kişilik bir cezaevi. Bu rakamdaki bir yer için, gardiyanı, müdürü, memuru, amiri, işçisi, askeri, polisi vs. göz önüne alındığında en az 1000 kişinin daha Haymana topraklarına dahil olması demek. Bu gelenlerin karısını, çocuğunu, torununu, torbasını, kaynanasını, görümcesini kattığınızda en kötü 3 ile çarpın. İşte size Haymana’nın yarısı kadar bir ek nüfus.

Bu nüfusa gıda, içecek, giyim, temizlik ve diğer temel ihtiyaçların karşılanması için büyük bir ekonomi gerek. Bu yeni katılım Haymana için ekstra okul demek, ev sahipleri için kiracı demek, tüm küçük ve büyük esnaf için müşteri demek, üretici için malını satmak demek, köylü için ucundan kıyısından faydalanmak demek, otobüsler, taksiler için yolcu demek, yeni tesislerin, işletmelerin, lokantaların ve tüm küçük esnafın ikiye katlanması, hem de hepsinin ekmek kazanması demek. Az mı?

Hatta öyle bir söylenti var ki, gece aklınıza gelse, uykularınız kaçar. Eğer bu erime böyle devam ederse, Adliye’nin kapanması bile gündemdeymiş. Alın nur topu gibi bir kapanan kurum daha. Ama cezaevi bu kurumunda ebedi burada kalması için emniyet sübabıdır, hem de yeni memurları ile daha da katlanarak.

“Efendim burası tatil yöresi buraya olmaz, ya da iti, kopuğu, sabıkalısı, uğursuzu buraya dolar” demek te bir görüş olmasına rağmen, bunun hükmü yok. Bakın bugün turizmin başkenti Antalya’nın Alanya ve Manavgat ilçelerinde var, İzmir’in hemen her ilçesinde var, Bodrum da var, Çanakkale’nin 3 ilçesinde var, Adana’da var. Biz onlardan daha cevval bir turizm kenti miyiz de bize abes kaçsın? Turizm kenti olarak zaten, bir çuval incirin hali ortada, neyin kafasını yaşıyoruz.

İtin kopuğun dolması meselesi de tam bir paranoya. Yukarıdaki turizm kentlerinde bu konudan muzdarip; “Yandım anam, kurtarın bizi bu cezaevinden” diyeni hiç duymadım. Aksine “kapasitesi artsın” diyen diyene. Cezaevi demek o oranda güvenlik güçlerinin ve ek tedbirlerin de artması demek. Her hafta bir hırsızlığın yaşandığı bir memleket bundan daha mı dip yapacak, gayrı meşrulukta.

Kısacası biz cezaevine mecburuz abiciğim, hiç başka tutar dalımız yok. Cezaevi gelsin, yine turizm kenti olalım, yine başka yatırımlar yapılacaksa yapılsın, “Son Kale”yi geliştirelim, yeni alternatifler bulalım. Kim neye engel ki? Ama bugün için bu cezaevi bizim kurtuluş reçetemizdir. Yeter ki günü geldiğinde siyasi nedenlerle bu iş başka yerlere kaymasın, işi sıkı tutalım. Cezaevi beklerken kalkıp göç eyleyen vatandaşlardan dolayı memleket cenaze evine döndü zira.

HAFTANIN SÖZÜ: Kul hakkı yedikten sonra “Elhamdülillah” diyenden uzak durun.

HAFTANIN HABERİ: Evrim Teorisinin Milli Eğitimde çıkardığı tartışmaya son noktayı D.Y (48) koydu: “Kız halaya, oğlan dayıya çeker, işte evrim bu bilader”