Bu yıl kurak geçiyor ya, gelsin etli pilavların gölgesinde yağmur duaları. Yer gök dua ile…eyvallah.
Eee.. geçmiş yıllarda, bol bereketli senelerde neden “şükür duası” yapılmıyor. Kamyon kamyon buğdayın çıktığı yıllarda kaç köy çıktı şükür duasına? İnsanoğlu cin gibi. Ve de nalıncı keseri gibi, hep kendine yontuyor. “400-500 kilo aldık” ların bedeli, şükür duaları, etli pilavlar nerede? O zaman “şeyy, hımm”.
Ama damla düşmeyince toplayıp ahaliyi haydin ziyafete, sonunda da bir dua, sonra gözler yukardaki yağsın yağmur.
Valla buna bir anlamda pazarlık denir. “Şu kadar büyükbaş kestik, ekstradan şu kadar da koyun kuzu, e o zaman yağmur yağmalı ellam” değil mi?
Din bilimle kardeştir. Birbirini tamamlayıcıdır. O zaman bilimin ışığından yürümek lazım ki, hem dininiz bütün olsun, hem karnınız tok olsun.
O zaman yağmuru getiren en büyük faktör AĞAÇ’tır. Lamı cimi, tartışmanın o taraf bu tarafa çekilecek yönü yoktur. Aklın yolu birdir; Ağaç dikilecek, Kel Ali’nin bağına dönen kıraçlar ormanlaştırılacak.
Bakın köylere damla düşmezken, Haymana merkeze hemen her gün yağmur yağıyor. Kararıp moraran bulutlar, yükünü Haymana üzerine boşaltıyor ve köylere kalan; hava ile civa. İşte Haymana’daki bir avuç orman çekiyor yağmuru. Bunun hem dinsel hem de bilimsel açıklaması budur.
Yağmur duasına giden yüzlerce şahsiyet, ellerine birer fidan alsalar, dikseler güzelce, ardından da bir maşrapa su, emanet etseler köyün muhtarına, o da havale etse bekçiye çobana, korusa dikilen fidanı fena mı olur? Diktikten sonra ağacını, bir güzel et duanı, ardından da vur yufka ile etli pilavın gözüne, kimse bir şey demez.
Peygamberimizin ağaç sevgisinden bihaber, ağaca verdiği değerden muzdarip nesil, nasıl bir kolaylık anlayışıyla işi kurtarmaya bakıyorlar, anlaşılır gibi değil.
Peygamberimiz; “Kıyamet koparken bile ağaç dikin” diyor. Biz tarlamızın içinde yetişen bir çalı görsek kıyameti koparıyoruz.
Peygamberimiz; “Savaş zamanı kadınlara, çocuklara yaşlılara dokunmayın, sakın ağaçları kesmeyin” diyor. Biz etli pilavdan bir kaşık daha fazla yemek uğruna, savaş çıkarıyor, yaşlı, kadın, çocuk ve de ağaç tepeliyoruz.
Peygamberimiz; “Ağaç dikin onun meyvesinden birileri yerse sizin sadakanızdır” diyor. Biz kapıya gelen ne olduğu belirsiz kişilerin kolay kazancına omuz vererek, kendi bindiğimiz dalı kesiyor, adına “Sadaka” diyoruz.
İlim ve bilimin ardından koşacağımıza, koşarak gelen felakete bakakalmaktır bu. Ve dini bile tam bilmeden, cin olmadan çarpmayı hedef görüyoruz.
Hz Ali; “İlim Çin’de bile olsa, gidip alın” diyor, bizler her vakit ezan okuyan Çin malı saat alıp hem ulvi görevimizi yerine getiriyor, hem de “Ne Çin’e gidip ilim alacağım, o ilim buraya gelecek” diye şişiniyoruz.
Yağmur duasına yayan gidin diyor peygamber, bizim ayranımız yok içmeye son model araçlarla gidiyoruz, pilav-et yemeye.
“Çoluk çocuğu getirin, onların duası kabul olur” diyorlar, bizler çocukların en fazla istismar edildiği ülkelerin başındayız. “Su küçüğün, suç büyüğün” lafıdır bize uyan.
Netice itibariyle, Din ile Bilimin paralelliğinde bir çalışma ve kalp saflığında bitiyor her şey. Sen ağacını dik, ormanını oluştur, tüm iyi niyetini ve Dua’nın gerçekleşmesi için şartlarını oluştur, ondan sonra dile ne dilersen. Elbette ki kabul olur.
Ancak biz de maksat üzüm yemekten ziyade bağcıyı eşek sudan gelinceye kadar dövmek olunca iş, ağzımız dolu dolu etli pilav yemekten dua ederken pıskırmaların ardı arkası kesilmiyor. Niyet önemli olan, eğer niyet bozuk ise Diyet ödemekte elbette bizim boynumuzun borcu. Ödeyin diyeti ve yiyin.
Ne demiş Tevfik FİKRET; “
“Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,”
“Doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yiyin”...
SAYGILARIMLA.