Bakanlar ya da çocuklarının yolsuzluk fezlekeleri mecliste görüşülüyor. Sonuç; muhtemelen tatlı’ya bağlanacak. Ne kadar acı olsa da, soğan yiyenin ağız kokusu taa uzaklardan burun direklerini kırsa da, “alınları AK, başları dik(!)” yürümeye devam edecekler bu yollarda. Siz ne kadar beraber ıslansanız da yağan yağmurda, onlar hep kuru kalacaklar ve kurunun yanında “yaş” olarak yanan vatandaş olacak.

Aslında vatandaşın hukuki olaya, gönlüne göre bir taraflığı var zaten. Kimilerine göre hırsızın hiç suçu yok, kimisine de göre “yavuz hırsız” ev sahibini çoktan zapturapt altına aldı bile. Az vicdana, biraz izana, hafif meşrebine, çokça da cebine mahir olanların görüşleri aleni orta da. Zaten paralel bir zihniyette isen yapılanlarla, ortalıktaki matematiksel terimler seni hiiç… ilgilendirmez.

“Benim vatandaşım işini bilir” demişti bir başbakanımız zamanında. İşte mevcut zamanın milletvekilleri de bu sözün doğruluğunu çook iyi bildiğinden, bildiği gibi yapmaya devam edecekler, koltuk altlarında olduğu sürece. Hele ki bu koltuk vatandaşın omuzlarında yükseliyorsa, siyasi mühendisliğin EİNSTEİN’i olmuşlar. Atom bombası patlamış ne gam, bize bir şey olmasın.

700 bin dolarlık saatin ne şekilde kola takıldığı kafalarda soru işaretleri olsa da, asıl bilinçaltındaki takıntı bambaşka. “Göbeğini kaşıyanların” bol olduğu bir memleketsek te, kafasını kaşıyanlar da var elhamdülillah.

Milletin kendisi çer-çöpten ekmek toplarken, milletin asılları bir eli yağda, bir eli balda “dolce-vita” hayat yaşarken, ve de yağa, bala banan bu eller yüzbinlerce dolarlık saat takıyorsa, takıntı asıl buna işte.

Avrupa’nın başbakanı, cumhurbaşkanı bisiklete binerek meclise yol alırken, bizdeki son model arabaların fiyatını duymak bile, dudaklardaki uçukların ucubeye dönüşmesiyle nihayetleniyor. Peşlerindeki koruma ordusunu saymıyoruz bile. Vatandaşın vekilini, yine vatandaştan koruyan böyle bir yapılanma “bir başkadır benim memleketim” dedirtiyor.

“Kaç insanın bu sefillikten kurtarıldığı” sorusu “hava” da kalırken, kaç defa “Umre”ye kiminle beraber, nasıl gittiğin, soruları “hava” atmanın daniskası oluyor. Kutsal yerlerin maddi ceremesi birilerine yüklense de, manevi ceremeden; “bunlar camide içki içtiler” ile topu taca atarak kurtulamazsınız. Günah defterinden attığınızı sandığınız ağırlıklar sizde vicdan ağırlığı yapmıyor ise, size her yer Umre zaten.

Göbeğini değil kafasını kaşıyanlar soruyor;

Nereden geliyor bu değirmenin suyu?

Bu değirmene su taşıyanların çıkarları ne ola ki, su dan sebeplerle, bu amelelik?

Eğer bunlar amele ise, yatları, katları, özel uçakları, milyar dolarları var ise, neden bizim ameleleğimiz bir alın teri, bir ekmek uğruna?

Bizim ameleliğimiz; bir kuru ekmek uğruna güneş doğmadan, güneş batana kadar devam ediyor ise, neden bazılarının ameleliği güneş batmayan imparatorluk kurma ile nihayetleniyor?

Elalemin sivilceli ergenleri, geceleri dansöz alınlarına para yapıştırırken, bizim şark çıbanlı vatandaşımız tuzlu alın teriyle tuz ekmeğe talim ediyor.

Elalemin ergenleri paraya “para” değil de; dolar, yuro falan derken, çapraz kurları, borsa kurları ile birbirine “kur” yaparken, bizim ergen gençliğimizin geleceği neden karman-dolaşık? Onlara YURO ya kulum, bizim sırtımıza binen binene üstelik kırbaçlanarak; “neden yürü ya kulum?”

Fezlekeler sadece sakal tıraşı, daha gür yolunacak nice yarınlar için.

Fezlekelerin zaten sonu belli; “Mutlu Son”, hiiç.. pembe hayaller kurup ta, hak-hukuk düşleri kurmaya gerek yok. Düşün; “toprağın altında binlerce kefensiz yatanların” vatanına inşa edildi bu “ceplere indiragandi” efsanesi. Vatan Millet Sakarya türküsü, el elin hakkını türkü çağırarak aramaya dönüştü. Fezlekelerin içinden çıkacak mübarek sonucu unutup, feleğin çemberinden hasarsız geçmenin hesabını yapmalı vatandaş, mübarek toprağın altını da düşünerek. Çünkü modası geçmeyen tek elbise hala kefen; hala beyaz, hala tek parça ve hala cebi yok...

SAYGILARIMLA