Evet, “Bizim Çocuklar” bu kez hem bizi hem de kendilerini üzdü.
24 yıl sonra Dünya Kupası sahnesinde yeniden yer almak, aslında başlı başına önemli bir başarıydı. Türk futbolu yıllarca bu özlemi yaşadı. Nesiller değişti, teknik direktörler değişti, yönetimler değişti ama Dünya Kupası heyecanımız hep eksik kaldı. Böylesine büyük bir organizasyona yeniden katılmanın oluşturduğu psikolojik baskı da küçümsenecek bir durum değildi.
Beklentiler de bu baskıya bağlı olarak yükseldi. Sadece gruptan çıkmak değil; grubu lider bitirmek, güçlü rakiplerle eşleşmek, çeyrek final, yarı final ve belki de yıllardır kurulan büyük hayalin peşinden gitmek konuşuluyordu. Çünkü futbol, umutla ayakta kalan bir oyundur. Favori olsun olmasın turnuvaya katılan her ülke kupaya uzanmak ister. Ancak sahadaki tablo beklentilerimizin oldukça gerisinde kaldı.

Yenilmedik elendik!
Avustralya ve Paraguay karşısında skor üretmeden alınan mağlubiyetler yalnızca puan kaybı değildi. Asıl kırılma, üretkenliğin eksikliği ve skor oluşturamayan “mücadelesiz” ve “inançsız” bir oyun anlayışıydı. Ancak mücadele gücü, oyun karakteri ve sahadaki inanç da en az skor kadar önemlidir. Futbolda yenilmek, bu oyunun üç dar sonucundan biri olarak kabul edilmektedir. Örneğin Brezilya şampiyon olduğunda; Arjantin, Uruguay, Almanya, İngiltere, İspanya, Fransa ve Portekiz’den biri elenir. Futbolun doğası budur.
Ancak taraftarı üzen şey, alınan mağlubiyetler değildi. Sahada verilen cılız mücadele yerine: ortaya karakterini koyan, son düdüğe kadar savaşan bir takım görüntüsünün yeterince hissedilememesiydi.
2002 Dünya Kupası jenerasyonu bugün unutulmuyor ve hatırlanıyorsa bunun nedeni yalnızca alınan üçüncülük değildir. Kabul etmek gerekir ki o takımın bir ruhu vardı. Oyunun son dakikasına kadar mücadeleyi bırakmayan, kaybetmeyi asla kabul etmeyen, direnci yüksek bir ekip vardı. Şenol Güneş'in kıyafeti de eleştirildi, tarzı da eleştirildi ama başarı geldiğinde herkes sonucu konuşmuştu. İlhan Mansız, Ümit Davala ve Hasan Şaş’ın saç sitilleri ile Rüştü Reçber’in gözlerindeki kömür çoktan tarza dönüşmüştü bile...
2008 Avrupa Şampiyonası'nda Fatih Terim yönetimindeki milli takım da benzer bir karakteri ortaya koymuştu. Son dakikalarda gelen geri dönüşler, pes etmeyen oyuncular ve inanç duygusu taraftarı ekran başına kilitlemişti. İlk maç hariç geride kalan her maç mucize sonuçlar doğuruyordu… Sırf bu yüzden Türkler tüm organizasyonlarda yer almalı diyenler vardı.
Dün Brezilya’ya ve Almanya’ya ecel terleri döktüren jenerasyon yerine daha fazla imkâna sahip genç ve dinamik bir kadro olsa da zayıf rakiplere karşı birer birer kaybeden jenerasyon var. Sonuç itibariyle bugün futbolun temel bir gerçeğini yeniden hatırlamamız gerekiyor:
Unutulmamalıdır ki turnuvalar, bireysel yeteneklerle değil, takım organizasyonuyla kazanılır.
Birkaç yıldız oyuncuya sahip olmak elbette çok önemlidir ancak Avrupa ve Dünya Şampiyonası gibi büyük turnuvalarda sistem her zaman bireysel yetenekten daha ağır basmaktadır. Ve futbol artık sadece saha içi bir oyun değil. Veri analizleri, fiziksel performans ölçümleri, psikolojik hazırlıklar, rakip analizleri ve oyuncu yük yönetimleri artık başarıyı belirleyen unsurlar arasında yer alıyor.

Burada teknik direktör Montella'ya da ayrı bir parantez açmak gerekiyor.
Kimse inkâr edemez ki millî takımın yeniden ayağa kalkmasında ve önemli bir organizasyona katılmasında Montella'nın ciddi bir payı vardı. Takıma belirli bir düzen ve disiplin getirdi. Ancak son süreçte özellikle hazırlık maçları ve oyun tercihleri üzerinden ciddi eleştiriler aldı.
Futbolda teknik direktörler sonuçlarla değerlendirilir. Başarı geldiğinde övgü, alkış ve prim alırlar, başarısızlıkta ise ilk hedef haline gelirler. Bu yalnızca Montella için değil futbolun evrensel gerçeğidir.
Ancak mesele yalnızca bir teknik direktörü eleştirip konuyu kapatmak da olmamalıdır.
Benzer şekilde Türkiye Futbol Federasyonu yönetimi de sürecin dışında tutulmamalıdır.
Bugün Türk futbolunun ihtiyaç duyduğu şey sadece teknik direktörün ya da kadronun değişimi değildir. Daha büyük ve daha uzun vadeli bir futbol yapılanmasına ihtiyaç vardır.
Federasyon bünyesinde adeta bir futbol AR-GE merkezi oluşturulmalıdır.
Nasıl mı?
Millî takım organizasyonları öncesinde eski millî futbolcuların, teknik direktörlerin, performans uzmanlarının, spor psikologlarının ve veri analistlerinin yer aldığı bağımsız bir değerlendirme kurulu oluşturulabilir. Bu sayede rakip ülkelerin oyun yapıları önceden detaylı analiz edilebilir. Oyuncuların fiziksel yükleri sezon boyunca takip edilebilir. İklim koşulları, seyahat süreleri ve zaman farklarının oyuncular üzerindeki etkileri bilimsel verilerle ölçülebilir. Yurt dışında oynayan oyuncular ile yerli lig oyuncularının uyum süreçleri daha sistemli şekilde yönetilebilir.
Ayrıca dış sesleri tamamen kapatan değil, futbol kamuoyunun doğru eleştirilerini filtreleyebilen bir sistem kurulmalıdır. Çünkü bazen eski futbolcuların veya teknik adamların söyledikleri yalnızca eleştiri değil, önemli bir saha tecrübesini yansıtabilir. Kaldı ki bu çok değerlidir…
Bir diğer önemli konu ise millî takım üzerindeki anlam yükü...
Kim bilir, belki de bu takımdan kısa sürede çok fazla şey bekledik. Bu çocukların omzuna gereğinden fazla yük koyduk.
Çünkü futbol uzun bir yolculuktur.
Bugün kaybedersiniz, yarın yeniden ayağa kalkarsınız.
Bugün elenirsiniz, yarın kupaya uzanırsınız.
Şimdi futbolun en klasik ama en gerçekçi cümlesini söyleme zamanı geldi:
"Önümüze bakacağız."
Ama bu kez sadece önümüze bakmak yetmez!
Eksikleri tespit edeceğiz.
Yenilgilerden dersler çıkaracağız.
Doğru, kalıcı ve uzun soluklu bir sistem kuracağız.
Ve yeniden hazırlanacağız.
Çünkü futbolun en güzel tarafı şudur:
Her zaman yeni bir başlangıç illâ ki vardır