Türkiye, tarihinin en büyük afetlerinden birini yaşarken millet olarak tek yürek olduk. Devlet kurumları sahadaydı, belediyeler seferber oldu, sivil toplum kuruluşları çalışmalar yürüttü, milyonlarca vatandaş ise cebindeki son kuruşu bile depremzedeler için bağışladı. Çünkü bu millet, dara düşeni yalnız bırakmayan büyük bir millettir.
Ancak böylesine büyük yardım organizasyonlarının ardından akıllarda tek bir soru kalır: Toplanan bağışlar, gerçekten amacı doğrultusunda ve hukuka uygun şekilde kullanıldı mı?
İşte bugün kamuoyunun gündemindeki Ahbap soruşturması tam da bu sorunun cevabını arıyor. Soruşturmanın Sakarya ayağının da gündeme gelmesiyle birlikte gözler yargıya çevrilmiş durumda.
Burada altını kalın çizgilerle çizmek gerekir ki, soruşturma açılması tek başına suçun işlendiği anlamına gelmez. Aynı şekilde hiçbir kurumun, hiçbir derneğin veya hiçbir vakfın “bize dokunulamaz” anlayışıyla hareket etmesi de kabul edilemez. Hukuk devletinde herkes eşittir.
Afet dönemlerinde vatandaşların yaptığı bağışlar, sadece maddi bir yardım değildir; o bağışlar güvenin, vicdanın ve dayanışmanın simgesidir. İnsanlar çocuklarının rızkından keserek bağış yaptı. Emekliler maaşlarından pay ayırdı. Esnaf kepengini açmadan yardım gönderdi. Gençler harçlıklarını bağışladı. Bu nedenle o kaynakların nasıl kullanıldığına ilişkin her soru, kamu adına sorulmuş meşru bir sorudur.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçmişte yaptığı açıklamalarda da afet yönetiminde devlet koordinasyonunun ve denetimin önemine dikkat çekildi. Bu yaklaşımın temel amacı, yardım süreçlerinin şeffaf ve hesap verebilir şekilde yürütülmesini sağlamaktır.
Bugün gelinen noktada yapılması gereken bellidir. Savcılık delilleri toplamalı, ilgili kişiler dinlenmeli, mali kayıtlar incelenmeli ve hukuk neyi gerektiriyorsa o yapılmalıdır. Eğer hukuka aykırı bir işlem tespit edilirse sorumlular kim olursa olsun hesap vermelidir. Eğer iddialar dayanaksız çıkarsa, bu da aynı açıklıkla kamuoyuna ilan edilmelidir.
Ne yazık ki son yıllarda sosyal medya mahkemeleri, gerçek mahkemelerin önüne geçmeye başladı. Bir kesim, soruşturma açıldığı anda insanları suçlu ilan ediyor. Başka bir kesim ise soruşturmayı hiç yaşanmamış gibi göstermeye çalışıyor. Oysa adalet, sloganlarla değil; delillerle ve mahkeme kararlarıyla tecelli eder.
Hiç kimse hukukun üstünde değildir. Bu ilke sadece bireyler için değil; dernekler, vakıflar, şirketler, kamu kurumları ve tüm yapılar için geçerlidir. Hukukun kapsamadığı hiçbir alan olmamalıdır.
Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu şey, daha fazla kutuplaşma değil; daha fazla şeffaflık, daha fazla hesap verebilirlik ve hukuka daha güçlü bir bağlılıktır. Çünkü güven, ancak denetimle güçlenir. Adalet ise ancak tarafsız ve bağımsız bir yargı süreciyle anlam kazanır.
Son söz şudur:
Bu dosyada ne sosyal medya karar verecek ne de siyasi tartışmalar. Kararı verecek olan Türk yargısıdır. Herkesin görevi, süreci sükûnetle takip etmek, peşin hüküm vermemek ve çıkacak karara hukuk çerçevesinde saygı göstermektir.
Adalet, yalnızca suçluyu cezalandırmak için değil; masumun hakkını korumak için de vardır. Güçlü devlet, hukuku herkese eşit uygulayan devlettir. Güçlü demokrasi ise hiçbir kişi ya da kurumu hukukun üstünde görmeyen demokrasidir. Milletin beklentisi de tam olarak budur: Gerçek ortaya çıksın, adalet yerini bulsun ve kamu vicdanı rahatlasın.