Son dönemde çalışma hayatında giderek yaygınlaşan bir uygulama, sessiz ama derin bir tartışmayı da beraberinde getiriyor.
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllardır üzerinde titizlikle durduğu savunma sanayi yatırımlarımızın ne kadar önemli olduğunu savaşlar kapımızı dayanınca birileri de öğrendi.
Bu gün Etrafımız ateş çemberine döndüğü savaşın 19. Günündeyiz.
Yolunu şaşırmış bir iki füzeyi havada imha eden gök kubbemizdeki savuma sistemimiz devreye girdi. Bu füzelerin parçalarının bile topraklarımıza düşmesi hepimizi tedirgin etmeye yetti.
Elhamdülillah dünya lideri Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın izlediği strateji bu güne kadar savaş belasını bizden uzak tuttu. Bayrama girmeye hazırlandığımız bu günlerde bunun ne kadar önemli olduğunu ateş altındaki ülke hakları çok iyi bilirler.
Neyse yazımı uzatmadan asıl konuya gireyim.
Övündüğümüz, gururumuz savunma sanayisinin önde gelen kuruluşu Aselsan’a bağlı bir kuruluşun çalışanları ile arasındaki banka promosyonu kafamı karıştırdı.
Bu kuruluş EMS Elektronik ve Medikal Sistemler San. Tic. A.Ş. ile AKBANK T.A.Ş. arasında imzalanan maaş promosyon anlaşması, bu tartışmayıda beraberinde getiriyor.

Kağıt üzerinde her şey oldukça net ;
Banka, çalışanlara peşin promosyon ödemesi yapıyor. Karşılığında ise maaşların 3 yıl boyunca kendi üzerinden ödenmesini garanti altına alıyor. Bu tür anlaşmalar yeni değil, hatta uzun süredir sistemin bir parçası.
Ancak mesele detaylarda gizli.
Söz konusu taahhütnameye göre, çalışan 3 yıl dolmadan işten ayrılırsa ya da sözleşme herhangi bir nedenle bozulursa, aldığı promosyonu geri ödemekle kalmıyor; üzerine bir de yüzde 50 oranında cezai şartla karşı karşıya kalıyor.
Yani basit bir hesapla, cebine giren paranın bir buçuk katını geri vermek zorunda kalabiliyor.
Buraya kadar olan kısmı “sözleşme serbestisi” çerçevesinde değerlendirmek mümkün. Fakat sahadaki gerçeklik, teoriden oldukça farklı.
Çünkü EMS Elektronik ve Medikal Sistemler’de çalışan bir personelin bu metni müzakere etme şansı neredeyse yok. Önüne konulan belge ya imzalanıyor ya da imzalanmıyor.
İşte tam bu noktada çalışan şu ikilemle baş başa kalıyor:
“İmzalamazsam işimden olur muyum?”
“İmzalarım ama yarın ayrılırsam bu yükün altından kalkabilir miyim?”
Bu soruların net bir karşılığı yok. Ama görünen baskı çok net.
Üstelik daha da kritik bir durum var:
Çalışan kendi isteği dışında işten çıkarılsa bile aynı yükümlülükle karşı karşıya kalabiliyor. Yani kontrolünde olmayan bir durumun bedelini de ödemek zorunda bırakılabiliyor.
Bu ise sadece etik açıdan değil, hukuki açıdan da ciddi tartışmaları beraberinde getiriyor.
AKBANK açısından bakıldığında, bu tür şartlar bankacılık uygulamalarında bir “güvence mekanizması” olarak görülebilir. EMS gibi firmalar açısından ise yapılan protokolün sürdürülebilirliği önemlidir.
Ancak burada gözden kaçan temel gerçek şu:
Bu anlaşmanın asli tarafları kurumlar olsa da, en ağır yük çalışanların omzuna bırakılıyor.
Çalışan, ne banka ile masaya oturmuş ne de şartları belirlemiş olmamasına rağmen, sonuçlarına katlanmak zorunda kalıyor. Bu da iş hayatında zaten kırılgan olan dengeyi daha da zorluyor.
Oysa çözüm zor değil.
Cezai şart makul seviyeye çekilebilir.
Kalan süreye göre orantılı iade sistemi uygulanabilir.
İşveren kaynaklı fesihlerde çalışan sorumluluktan muaf tutulabilir.
Bu düzenlemeler ne bankayı zarara uğratır ne de firmayı zor durumda bırakır. Ama çalışan açısından büyük bir nefes olur.
Bugün birçok kişi aynı cümleyi kuruyor:
“İmzalamak istemiyorum ama işimden de olmak istemiyorum.”
İşte bu cümle, meselenin özeti.
Çünkü bir imza, eğer özgür iradeyle değil de zorunluluk hissiyle atılıyorsa, orada artık sadece bir sözleşmeden değil, bir mecburiyetten söz edilir.
Ve çalışma hayatında en tehlikeli olan da tam olarak budur.
Umarım firma bu promosyondaki yanlışlarından döner ve savunma sanayimize bu güne kadar yaptığı başarılı hizmetlerine gölge düşürmez.
Çalışanın bayramını da promosyon kıskacı ile gölgelemez.
Firmada 30 bin ile 80 bin arasında maaşları değiştiğine göre bir maaş tutarı 3 yılda promosyon teklif ediliyormuş.
İyi bayramlar