Bizim; kaplıcanın yanında, ismimizle özdeş, hatta daha ön plana çıkacak, önce İç Anadolu’nun, sonra Türkiye’nin, hatta dünyanın tanıyacağı bir ürün keşfetmemiz lazım.
Kaplıcanın da önüne çıkmalı, çünkü bazen insanlar istediği şeyi evinde tatmak, koklamak veya ihtiyacına göre kullanmak ister. Ama kaplıca için illaki buraya gelmesi lazım. “Ben bu ürünün yanına gitmem, o ürün ayağıma gelecek” diye reklam yapan Fatih TERİM, bu yaraya parmak basıyor işte.
Örneklendirmek için uzaklara da gideceğiz ama önce yakınlarımıza bakmak lazım.
Yine yeniden Beypazarı bizim rol modelimiz oluyor. Adamlar Ankara’nın zeka küpü, doğruya doğru. Zira isimleriyle özdeş o kadar ürünleri var ki, Beypazarı denince birçok şey geliyor. Misal; Beypazarı kurusu denen unlu mamül’ü Türkiye’nin her yerinde bulabilirsiniz. Ama bu katı, çaya banmayınca azı dişlerinizin görev yerini değiştirecek kadar sert olan şeyi nerede görseniz, veya görseler insanın aklına ilk gelen “Beypazarı Kurusu”dur. Kuru değil Beypazarı Kurusu. Altını itinayla çizmek lazım. Adamlar da işi hiç sulandırmadan “kuru” daki istikrarlarını sürdürerek marka değeri kazanan bir ürünün, dolayısıyla reklamın kralını yapmışlar.
Çorum denince akla ilk gelen leblebidir. Nereye giderseniz gidin; “Çorum; Doğu Anadolu bölgesinde” diyen bile çıkabilir ama, leblebilerinin meşhur olduğunu bıngıldağı sertleşmiş herkes bilir. Onlar da kıçı “kırık” leblebilerini allayıp, pullayıp sürerler piyasaya. Hammaddesi ne? Nohut. Bizde alabildiğine var. Ama bunu köpürterek, janjanlayarak marka yapacak girişim yok.
Bizimle kaplıca konusunda aşık atan Afyon, kaplıcalarının yanında birçok ürünü de bonus olarak koynunda saklamadan saçmışlar ortalığa. Kazanmışlar ki paralarını alacak büyüklükte ayakkabı kutuları daha üretilmedi. Afyon kaymağı demişler. Farkı, manda sütündenmiş. Bildiğiniz “camış” yani. Bu Manda; penguen değil ki özel bir iklimde yaşasın. Her yerde fazlasıyla var. Ama Afyonlular bu bazen hakir görülen hayvanın kaymağından dünyaca meşhur ürün yapıp, sürmüşler piyasaya, patlamış gitmiş.
Afyon demişken, aslında en az onların ki kadar, hatta yiyen yabancıların dediği gibi, onlarınkinden daha lezzetli “sucuk” olayımız var. Ama sucuktaki namımız Ankara’nın Dikmen’in den öte gidemedi bunca yıl. Sucuklu yumurta yapıp, sonrada sofradaki ekmeğe el basıp yemin etseniz “bizim sucuk daha lezzetli” diye, doğru da olsa, burun kıvırıp “illa da Afyon sucuğu” diyorlar. Bizim sucuğun, üzerindeki zarı kadar değeri kalmıyor, pazarlama konusunda güdük olunca.
Bir de Zonguldak’ın Devrek diye küçük bir ilçesi var. Adamlar bastonla aksayla dünyaya açıldılar. Ünleri ülke sınırlarını aşalı yıllar oldu. Afrika’daki Zulu kabilesinden, İngiltere’deki Buckingham sarayına kadar bu baston girmiş. Prens Carls ile Zulu kabilesinin şefi aynı bastonla üç ayağa düşmüşler. Ülkemiz için büyük, bizim için ezik bir durum elbette. Niye biz yapamıyoruz böyle şeyler? Diye sorgulamak lazım.
Örnekler çok, en az Bursa kadar, köftesiyle ünlü İnegöl mesela. Ya da en az Nevşehir kadar ünlü çömleğin başkenti Avanos. Biz “kabak çömlek patladı” oynadığımız yıllarda, onlar binlerce turist çekiyorlar. Biz gün geçtikçe çamura batarken, onlar hem çamura hem ekonomilerine hayat veriyorlar.
Biz ne yapıp edip bir marka ürün keşfederek, kaplıcanın yanında tüm ülkeye hatta tüm dünyaya “Haymana” ismiyle bütünleşmiş değer, hatta değerler katmamız lazım. Gerek yiyecek, gerek süs eşyası, gerek kozmetik ürünü… her ne ise, saksıyı çalıştırıp bir şeyler ortaya çıkarmamız lazım. Sonra da reklamlarla, propagandayla, festivalle ve artık ne gerekiyorsa süsleyip püsleyip sunmalıyız, insanoğlunun beğenisine. Bu belki önceden “koruk” olabilir di, ama asmalarımızın yıkılıp, suyu sıkılalı nerdeyse yarım asır oldu. Kafa kafaya vererek başka bir “çatı marka” oluşturulmalı.
Kaplıcamız yine cebimizde joker olarak dursun. Ama onu destekleyen, hatta gerekirse onu gölgede bırakan bir stratejik jenerasyon şart. Yoksa Polatlı bazlaması dişleyerek, Ayaş domatesine talim ettiğimiz günler uzaaar gider...
SAYGILARIMLA