ABD ve diğer tropikal ülkelerin sel ve kasırga felaketlerini TV’de çekirdek çitleyerek seyrederken, bir gün bizim de başımıza geleceğini hiçbirimiz ummazdık.

Melih GÖKÇEK; “Ankara’ya deniz getireceğim” dediğinde, herkes gülüp geçmişti. Gün geldi, dersine sular seller gibi çalışan başkan, hazzetmediği “paralel bulut” ların da gayretiyle denizi getiriverdi, başkentin göbeğine.

Oysa; “dünya başkentiydik”

Halbuki; “Belediyecilik konusunda Avrupa ya ders veriyorduk”

Konuşurken; “Örnek alınan bir alt yapı ve üst yapı yapılmıştı Ankara’ya

Seçimlerde; “Her şey çok güzel olacaktı”

Derken; “İçinden nehir geçen Venedikle kardeş şehir olmaya aday bir Başkent olduğumuz çıkıverdi ortaya”

İstanbul’u şimdilik uzak tutuyoruz konumuzdan. O zaten denizle birleşen bir şehir oluverdi. O biçim bir belediye hizmeti yapılmıştı ki, dolmuşa bindiğinizde hem denizden hem karadan istediğiniz yere gidebiliyordunuz.

“Küresel ısınma” diye bir şeyin var olduğunu anlayıverdik bir anda. Yoksa İsviçreli bilim adamları uyarı üstüne uyarı yaparken, kahvede atıp tutan “kırkyalan” bir zat kadar itibar görmüyordu, katımızda. “Lan küresel ısınma varmış” diyebildik nihayet.

Doğayla zıtlaşmaya kalkarsanız sizi perişan eder. Tabiata horozlanırsanız, doğanın doğal kanunlarını çiğnerseniz, tepetaklak eder sizi, bu kadar basit her şey.

Teknolojide bizden neredeyse 50 yıl ileride olan ABD bile doğa ile mücadelesinde nakavt olmuşken, tüysiklet bir memleketin gardının ilk yumrukta düşmesi sürpriz olmaz.

Gelelim Haymana’ya… Yağmur duası falan derken, 80 yaşındaki baston çeken dedelerin bile dediği gibi; “Bu yaşımıza geldik böyle yağmurlar, böyle seller görmedik” dediler. Uzmanlar “daha durun bunlar iyi günlerimiz” diye kara haberi ak haber gibi ballandıra ballandıra anlatıyorlar.

Bizzat gözlerimle gördüm, Haymana köylerinde ki selleri. Yollar kapandı, dereler taştı, tarlalar sel sularıyla dümdüz oldu. Felaketin dikkat çeken yönü ise; birkaç ağaç olan yamaçlardan damla su gelmezken, çıplak ama dümdüz olan yerlerden insan boyu sel gelmesiydi. Yani AĞAÇ ve yeşillik bir kez daha “ben haklıyım arkadaş, ben varsam felaket yok” dercesine gösterdi kendini. Ama hala odunluğumuza doymayalım ki, olayı kavrayamamakta ki hünerimizle kimse boy ölçüşemiyor.

Kışın zemherisinde ense yapan grayderler, Haziran sıcağında köy yolları açtılar çamurdan. Bir avuç buğday için kılını kırk yaran köylülere, önce kuraklık ardından bir de sel vurdu darbesini. Devlet duyarsız kalmaz umarım bu duruma. Bu yıl için gerekli destekle yaralar pansuman edilir. Sonraki yıllar da, bizzat ağaçlandırmaya önayak olarak, erozyon ve felaket karşısında kalıcı tedbirlerle bağıra çağıra gelen bu hastalık ameliyat edilip, kurutulur.

Hz. Nuh’a haber gelip te, yeryüzünü yutacak sulara karşı bir gemi yapmasını ve tüm canlılardan bir çift almasını söyleyen ilahi gücün olayını hepimiz biliyoruz. Aradan geçen milyonlarca yıl sonra, yine akıllanmayan insan oğluna belki de bir mesaj yollayan aynı ilahi güç, akıllarını başlarına devşirmesi için belki de son fırsatı verecek.

Ama eminim ki olası bir ikinci Nuh tufanında gemiye alınacak birçok mahlukatın yanında, insan oğlundan bazılarını dışarıda tutması gerektiği artık bir sır değil. İş bilen yöneticilerle, işini bilenler bir kenara ayrılır mutlaka. Çünkü gemiye binmesi gereken zavallıları zaten Allah ta biliyor, kul da. Gemiyi hak etmeyenlerin zaten “GEMİCİK”leri var. Onları da mı biz düşünelim. Onlar bu vatandaşı düşünmedikten sonra...

SAYGILARIMLA.