Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan değerlendirmesinde, Glasgow’dan Edinburgh’a doğru ilerleyen bir yolcunun sadece iki İskoç şehri arasında seyahat etmediğini, aynı zamanda iki ayrı medeniyet üslubu ve iki farklı şehir fikri arasında ilerlediğini ifade ediyor. Arıcan'a göre Glasgow, Clyde Nehri kıyısında sanayinin, ticaretin, emeğin ve modernleşmenin ağır sesini taşırken; Edinburgh taşın hafızasına, tarihin derin katmanlarına ve edebiyatın kurduğu ikinci gerçekliğe yaslanıyor. Glasgow insanı hayatın tam içine çekerken, Edinburgh bir metnin içine davet ediyor.
Waverley İstasyonu’ndan eski şehre doğru yükselindiğinde bu atmosferin hemen hissedildiğini belirten Arıcan; siyahlaşmış taş cepheler, dar geçitler, beklenmedik merdivenler, tepeler arasına sıkışmış sokaklar ve gökyüzüne uzanan kuleleriyle Edinburgh'un, tamamlanmış tek bir yapıdan ziyade yüzyıllar boyunca farklı ellerce yazılmış kalın bir kitap gibi durduğunu vurguluyor. Şehrin bir sayfasında Walter Scott, diğerinde Robert Burns; başka sayfalarında ise Robert Louis Stevenson, Arthur Conan Doyle, Muriel Spark, Ian Rankin ve Irvine Welsh’in izleri bulunuyor.
Yol Victoria Street’e düştüğünde, Grassmarket’e doğru kıvrılan bu rengârenk sokakta mor cepheli bir dükkânın vitrinindeki “resmî lisanslı Harry Potter ürünleri” ibaresine dikkat çeken Prof. Dr. Arıcan, zihinde şu soruların belirginleştiğini ifade ediyor: Bu şehir gerçekten neyin sahibidir? Bir yazarın burada yaşamış olması şehri o eserin sahibi yapmaya yeter mi? Birkaç kafede yazılan sayfalar, mezarlıkta yer alan benzer isimler, kuleli okullar ve kıvrımlı bir çarşı kurmaca bir dünyayı coğrafyaya bağlayabilir mi? Yoksa Edinburgh, edebiyatla turizmin karıştığı modern çağda gerçekle rivayeti kaynaştırarak kendi mitolojisini mi üretiyor?
Yazar J. K. Rowling’in, Harry Potter fikrinin Edinburgh’daki bir kafede doğduğu yönündeki yaygın şehir efsanesini açıkça düzelttiğini hatırlatan Arıcan; yazarın kahramanın zihninde ilk kez 1990 yılında Manchester’dan Londra’ya giden gecikmiş bir tren yolculuğunda belirdiğini ve ilk satırları da henüz Edinburgh’a yerleşmeden yazdığını belirttiğini aktarıyor. Elephant House adındaki kafede çalışmış olmasının bir gerçek olduğunu ancak buranın serinin doğum yeri olmadığını belirten Arıcan; Victoria Street, Greyfriars Kirkyard ve George Heriot’s School gibi mekânlarla roman arasında kurulan bağların da kesin kaynak ilişkileri değil, turizm söylemleri ve kültürel çağrışımlarla üretilmiş ihtimaller olduğunu vurguluyor.
Edebiyat tarihinde bir eserin gerçek doğum yeri ile sonradan inşa edilen kültürel doğum yerinin farklı olabileceğine değinen Prof. Dr. Arıcan, bir eserin okurların hafızasında, çevirmenlerin dilinde, şehirlerin turistik imgeleminde ve eleştirmenlerin itirazlarında defalarca yeniden doğduğunu ifade ediyor. Arıcan'a göre asıl mesele, bu romanın dünya edebiyatında, İngiliz-İskoç geleneklerinde ve Türk-İslâm düşüncesinin geniş anlam dünyasında nasıl bir yer edindiğidir.
TAŞTAN HAYALE: ŞEHİRLERİN İKİNCİ HAYATI VE İSLÂM DÜŞÜNCESİNDE HAYAL
Edinburgh’da görünen şehirle görünmeyen şehir arasında dikkat çekici bir ilişki bulunduğunu belirten Prof. Dr. Arıcan; bir yapının arkasından başka bir yapının, bir sokağın altından başka bir sokağın çıktığını ve şehrin gizlediği ihtimallerle var olduğunu dile getiriyor. Harry Potter dünyasının mekânsal kurgusunun da buna benzediğini, gündelik hayatın hemen ardında saklı bir âlemin yer aldığını ifade ediyor.
Görünür âlemin ardında başka varlık mertebelerinin bulunduğu fikrinin Türk-İslâm kültüründe de son derece güçlü bir yere sahip olduğunu vurgulayan Arıcan, kavram kargaşasına düşmemek için temel bir ayrımın yapılması gerektiğinin altını çiziyor: İslâm düşüncesindeki gayb, misal, rüya veya hayal anlayışı ile modern fantastik edebiyatın kurgusal dünyası aynı şey değildir. İkisini özdeşleştirmenin felsefî ve dinî açıdan yanlış olacağını belirten Arıcan, buna karşın varlığı yalnız çıplak maddeden ibaret görmeme noktasında karşılaştırmalı bir düşünme zemini kurulabileceğini kaydediyor.

İbnü’l-Arabî’nin düşüncesinde hayalin basit bir kuruntu olmadığını, ruh ile bedenin, mânâ ile suretin temas ettiği bir ara alan olduğunu belirten Prof. Dr. Arıcan; "Berzah" kavramının da iki alanı birbirinden ayırırken bağlayan bir eşik olduğunu ifade ediyor. Bu çerçevenin Harry Potter’ı İslâmî bir eser yapmayacağını ancak hayal gücünü insan idrakinin bir imkânı olarak gören geniş bir bakış açısı sunduğunu belirten Arıcan; hikmet geleneğinin hayali reddetmediğini, onu mânâ, ölçü ve ahlâkla terbiye etmek istediğini vurguluyor. Arıcan, temel soruyu şöyle soruyor: Anlatı hayali hikmete mi taşıyor, yoksa onu yalnızca bir şaşkınlık ve tüketim nesnesine mi dönüştürüyor?
BİR ÇOCUK KİTABINDAN FAZLASI: FENOMENİN KÜRESEL ÖLÇEĞİ
1997 yılında Harry Potter and the Philosopher’s Stone yayımlandığında bunun sadece başarılı bir çocuk romanı olarak kalmayacağının henüz bilinmediğini belirten Prof. Dr. Arıcan; yedi cilt boyunca ilerleyen anlatının sinema, tiyatro, dijital oyunlar, tema parkları ve yayıncılık ekonomisiyle devasa bir anlatı evrenine dönüştüğünü ifade ediyor.
Eserin edebî önemini tek başına satış rakamlarıyla açıklamanın doğru olmadığını ancak bu olağanüstü dolaşımın da göz ardı edilemeyeceğini vurgulayan Arıcan; “Muggle”, “Hogwarts”, “Quidditch”, “Dementor”, “Voldemort” ve “Patronus” gibi kavramların popüler hafızaya yerleştiğini belirtiyor. Prof. Dr. Arıcan, metnin şu dört düzlemde okunması gerektiğini savunuyor:
-
Dünya edebiyatı ve kültür endüstrisi bağlamında küresel bir anlatı olarak,
-
İngiliz okul romanı, Gotik edebiyat, masal ve fantastik gelenek içinde ortaya çıkmış Britanyalı bir eser olarak,
-
İskoçya’nın şehir, kimlik ve edebî aidiyet tartışmalarına yerleşmiş bir kültür olayı olarak,
-
Çeviri yoluyla Türkçede yeniden kurulmuş; Türk-İslâm kültürünün ahlâk, hikmet ve olağanüstü anlatı mirasıyla karşılaşmış bir metin olarak.
DÜNYA EDEBİYATININ MAHKEMESİNDE: OTUZ BEŞ MİLYON OKUR YANILABİLİR Mİ?
Harry Potter’ın dünya edebiyatındaki yerinin sert çatışmalarla şekillendiğini belirten Prof. Dr. Arıcan, Yale Üniversitesi eleştirmeni Harold Bloom’un “Can 35 Million Book Buyers Be Wrong? Yes” başlıklı yazısıyla Rowling’in anlatımını klişelerle yüklü ve yetersiz bulduğunu aktarıyor. Bloom’un itirazının “Kanonun sınırlarını kim belirler?” sorusuna odaklandığını ifade ediyor.
A. S. Byatt’ın “Harry Potter and the Childish Adult” yazısındaki eleştirilerine de değinen Arıcan; Byatt’a göre Rowling’in dünyasının Tolkien, Le Guin veya Alan Garner’daki metafizik derinlikten ve kutsal ürperti duygusundan yoksun olduğunu vurguluyor. Arıcan, olağanüstü olanın insanı sadece şaşırtması ile varlığın derinliği karşısında "hayret" duygusu vermesinin aynı şey olmadığını dile getiriyor. Klasik düşüncede hayretin tefekküre kapı açtığını, modern kültür endüstrisinin ise bunu kısa süreli bir şaşkınlığa dönüştürdüğünü belirtiyor.
Jack Zipes’ın da Harry Potter’da olağanüstü olanın özgürleştirilmekten ziyade metalaştırıldığını savunduğunu aktaran Prof. Dr. Arıcan; Victoria Street’teki vitrinlerde asa, cübbe ve okul armasının artık fiyat etiketi taşıyan nesnelere dönüştüğünü, okurun ise müşteriye evrildiğini ifade ediyor. Ancak Arıcan, akademide sınıf, ırk, toplumsal cinsiyet, siyaset, ölüm ve din başlıklarıyla incelenmesinin eserin tek başına tüketim ürününe indirgenemeyeceğini gösterdiğini de sözlerine ekliyor.

ESKİ BİR İSKELET, YENİ BİR DÜNYA: İNGİLİZ EDEBİYATINDAKİ SOY KÜTÜĞÜ
Harry Potter’ın köksüz bir yaratım olmadığını belirten Prof. Dr. Arıcan; Hogwarts’ın temel iskeletinin Thomas Hughes’un Tom Brown’s School Days eseriyle belirginleşen 19. ve 20. yüzyıl İngiliz okul romanı geleneğine dayandığını ifade ediyor. Rowling’in bu yapıyı alarak yatılı okul kültürünü büyü dünyasına uyarladığını belirten Arıcan, Hogwarts’ın Britanya’nın sınıf sisteminin fantastik bir laboratuvarı olduğunu vurguluyor.
Seride masal, Gotik hikâye, polisiye, siyasî gerilim ve büyüme hikâyesinin iç içe geçtiğini belirten Arıcan; anlatının çocuk okurla birlikte büyümesinin büyük bir yapısal başarı olduğunu, ilk kitaplardaki neşeli havanın ilerleyen ciltlerde siyasî baskı, ölüm korkusu ve savaşın ahlâkî yüküne dönüştüğünü kaydediyor.
TÜRK ANLATI GELENEĞİNİN EŞİĞİNDE: AYNALIK DEĞİL AKRABALIK
Harry Potter’ı Türk-İslâm anlatı geleneğiyle karşılaştırırken iki yanlış tutumdan kaçınılması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Arıcan, bunları şöyle sıralıyor:
-
Batı fantastik edebiyatındaki her unsura “Bizde zaten vardı” diyerek doğrudan karşılık aramak,
-
Modern fantastik edebiyatı tamamen Batı’ya ait görüp Türk ve İslâm anlatı mirasının olağanüstü dünyasını yok saymak.
Dede Korkut, Manas, Binbir Gece, Battalnâme ve Saltuknâme gibi metinlerin modern anlamda "fantastik roman" olmadığını belirten Arıcan; ancak tüm bu eserlerin insan hayatını olağanüstünün aynasında sınama imkânı sunduğunu ifade ediyor. Arıcan'a göre Türkçede güçlü bir fantastik edebiyatın doğması için sadece ejderha ve büyüye değil, bunları taşıyacak bir ruh, tarih ve ahlâk merkezine ihtiyaç bulunmaktadır.
DEDE KORKUT: BÜYÜCÜ ÖĞRETMENDEN BİLGE OZAN’A
Hogwarts’ta bilginin öğretmenler ve kitaplar aracılığıyla aktarıldığını, Dumbledore ve Snape gibi figürlerin öne çıktığını belirten Prof. Dr. Arıcan; Türk anlatı geleneğinde eğitimin en güçlü sembolünün Dede Korkut olduğunu ifade ediyor. Dede Korkut’un sadece anlatıcı değil; ad koyan, dua eden ve anlaşmazlıkları çözen bilge bir şahsiyet olduğunu vurguluyor.
Hogwarts’ta bilginin derslere bölündüğünü (iksir, tılsım vb.), Dede Korkut’ta ise bilginin hayatın bütünü olduğunu belirten Arıcan; Dumbledore’un bilgeliğinin bireysel tecrübesinden, Dede Korkut’un bilgeliğinin ise toplum hafızasından ve dua dilinden beslendiğini ifade ediyor. Harry Potter’da kahramanın kendi yeteneğiyle, Dede Korkut’ta ise toplumsal sorumluluğu ve bilgenin duasıyla kişi olduğunu belirten Arıcan; modern bireyin "Ben kimim?", destan kahramanının ise "Ben kime aitim?" sorusunu sorduğunu vurguluyor.
TEPEGÖZ İLE VOLDEMORT: GÜCÜN İNSANLIKTAN KOPUŞU
Dede Korkut’taki Basat’ın Tepegöz’ü öldürdüğü hikâye ile Voldemort arasında felsefî bir akrabalık kuran Prof. Dr. Arıcan; her iki figürün de gücü hayatı korumak için değil, başkalarının hayatını tüketmek için kullandığını belirtiyor. Tepegöz anlatısının Homeros’un Odysseia eserindeki Polyphemos ile benzerliğine de değinen Arıcan, her iki figürün yenilgisinin aklın ve iradenin doğru kullanımıyla gerçekleştiğini ifade ediyor.
Tepegöz’ün doğuşunda bir sınır ihlali ve insani fiillerin sonucu bulunurken, Voldemort’ta sevgisizlik ve ölüm korkusunun etkili olduğunu belirten Arıcan; hikmetten kopan gücün insanı kendi açlığının esiri yaptığını vurguluyor. Tepegöz bedenen devleşirken insani sınırlarını kaybederken, Voldemort büyü gücünü artırırken ruhunu parçalamaktadır.
MANAS’TAN HOGWARTS’A: BİREYSEL KAHRAMAN MI, TOPLUMSAL HAFIZA MI?
Harry Potter’ın bireysel bir büyüme anlatısı olduğunu, Manas Destanı’nın ise dağınık boyların birleşmesini ve kolektif hafızayı temsil ettiğini ifade eden Prof. Dr. Arıcan; romanın “Ben nasıl kendim olurum?”, destanın ise “Biz nasıl bir arada kalırız?” sorusunu sorduğunu belirtiyor. Günümüz dünyasında her iki soruya da ihtiyaç olduğunu vurgulayan Arıcan, Manas’ın kahramanlığı sadece kötüyü yenmek değil, parçalanmış olanı bir araya getirmek olarak tanımladığını kaydediyor.

BİNBİR GECE: ANLATININ ÖLÜMÜ ERTELEMESİ
Binbir Gece Masalları’nda Şehrazad’ın hikâye anlatarak hem kendi ölümünü ertelediğini hem de hükümdarı dönüştürdüğünü belirten Prof. Dr. Arıcan; anlatının burada hayat kurtaran bir hikmet eylemi olduğunu ifade ediyor.
Harry Potter’da da ölümün merkezî tema olduğunu, Voldemort’un kötülüğünün ölümü kabullenememesinden doğduğunu aktaran Arıcan; Harry’nin ölümü göze alarak, Şehrazad’ın ise hikâye anlatarak ölüm korkusunu aştığını belirtiyor. Arıcan'a göre asıl mesele, olağanüstünün insan ruhunda gerçekleştirdiği dönüşümdür.
YOLCULUK, EŞİK VE KIRKINCI KAPISI
Harry Potter’daki Peron 9¾, Diagon Alley ve Yasak Orman gibi mekanların eşik niteliği taşıdığını belirten Prof. Dr. Arıcan; tasavvufî düşüncedeki seyr ü sülûk ile doğrudan bir özdeşlik kurulamayacağını ancak kahramanın iç sınavı bakımından bir karşılaştırma yapılabileceğini ifade ediyor. Harry’nin asıl tehlikesinin Voldemort’a benzemek olduğunu dile getiren Arıcan; Türk-İslâm hikmet geleneğinde de insanın sadece dışarıdaki düşmanı değil, içindeki kibir ve öfkeyi yenmesi gerektiğini vurguluyor.
ANLATININ AHLÂK MERKEZİ: GÜÇ MÜ, TERCİH Mİ?
Harry Potter serisinde insanı belirleyen şeyin yetenekler değil tercihler olduğunu belirten Prof. Dr. Arıcan; Voldemort ile Harry’nin benzer şartlarda büyümesine rağmen Harry’nin gücü sorumluluk olarak gördüğünü ifade ediyor. Bu anlayışın Türk-İslâm ahlâk düşüncesindeki irade ve sorumluluk vurgusuyla örtüştüğünü belirten Arıcan; kudretin hikmete tâbi olmadığı durumlarda zulme dönüşeceğini kaydediyor.
RUHUN PARÇALANMASI VE NEFSİN MUTLAKLAŞMASI
Voldemort’un ölümsüzlük uğruna ruhunu parçalayarak Hortkuluklar oluşturmasını değerlendiren Prof. Dr. Arıcan; bunun insanın varlığını güç uğruna parçalamasının sembolü olduğunu ifade ediyor. Türk-İslâm ahlâkında nefsin terbiye edilmesinin esas olduğunu belirten Arıcan; Voldemort’un mutlaklaşmış nefsin bir portresi olduğunu, Harry’nin zaferinin ise gücü mutlaklaştırma çağrısını reddetmekten geçtiğini vurguluyor.
ÖLÜM, YAS VE ÖLÜMÜ TERBİYE ETMEK
Seride Harry’nin yaşadığı kayıplarla ölüm karşısındaki tutumunu şekillendirdiğini belirten Prof. Dr. Arıcan; Türk-İslâm düşüncesinde ölümün bir yok oluş değil, başka bir varlık mertebesine geçiş olarak görüldüğünü ifade ediyor. Arıcan'a göre insan, hayatını ölümün karşısında anlamlı kılarak faniliğini aşabilmektedir.
SINIF, IRK VE KURUM ELEŞTİRİSİ
Rowling’in dünyasında Malfoy ve Weasley aileleri üzerinden sınıf ve soy eleştirisi yapıldığını belirten Prof. Dr. Arıcan; romanın devrimci değil, kurumları iyi insanların elinde onarmayı hedefleyen reformcu bir yapıya sahip olduğunu ifade ediyor. Arıcan, Türk-İslâm düşüncesi açısından adaletin sadece iyi kişilerin varlığına bırakılamayacağını, kurumsallaşmış bir hukuk düzeninin şart olduğunu vurguluyor.
EV CİNLERİ VE AHLÂKÎ TUTARSIZLIĞIN SINIRI
Harry Potter’daki en belirgin ahlâkî çelişkinin ev cinlerinin konumu olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan; Hermione’nin özgürleşme mücadelesinin anlatı tarafından alaya alınmasının ve ev cinlerinin hizmet etmekten memnun gösterilmesinin ciddi bir tutarsızlık olduğunu ifade ediyor. Arıcan, Türk-İslâm ahlâkında hiçbir varlığın güçsüz olduğu için araçlaştırılamayacağını, Hermione’nin mücadelesinin alaya alınmasının eserin en zayıf noktası olduğunu belirterek değerlendirmesini tamamladı.




