Oruç her yıl bereketiyle gelir. Bu bereket yağmurundan birilerinin daha da nasiplendiği hatta semirdiği gerçeği malum.

Birincisi; hangi kanalı açsanız, aynı hocalar, yine aynı konuları ısıtıp ısıtıp koyarlar önümüze. 1500 yıldır sakızın oruç bozup bozmadığını ne onlar anlatabildi, ne biz anlayabildik. Onlar parayı desteyle aldıklarına göre embesillik kesin bizde.

İkincisi; sahurda ve iftarda ne yiyeceğimize karışan diyetisyenler, gurmeler, falan filan. Hepsi en sonunda “Yumurta tok tutar”a gelip dayanırlar. Ama öncelikle ağızlarımızın suyunu akıtıyorlar; “Sahurda salam, sucuk, börek kavurma yemeyin, zira susarsınız, tuz yalamış karakoyun gibi akşama kadar su..suuu… diye dört dönersiniz. İftarda ise önce çorba, ardından hafif bir sebze yemeği, ondan sonra kaburga veya ızgarada pişmiş biftek, sütlü tatlılardan birkaçını tercih edebilirsiniz. En sonunda çikolatalı bir kahve ve ardından muzlu, kivili, bir meyve salatası çok iyi gider”

Zannediyorlar ki her ev Ali Ağaoğlu’nun evi, her taraf tıka basa yiyecek dolu, “biz akıl vermesek, her şeyden yiyecekler sonra da danelemiş camış gibi şişip kalacaklar” diye de düşünürler sağolsunlar.

Aslında durumu fazla abartmıyoruz, nefsini terbiye edecek olan evlerde dönen diyalog yaklaşık olarak şöyledir; “İşkembe kesmedi hanım, hele bide paça çorbası koy, sebze de neymiş ot mu yiyecez, hele kuzunun budunu getir de dişeleyelim, lan süt tatlısı neymiş hele şu açtığın baklavaya cevizi bol dök te getir”. Akşam kahvehanede 5 şişeden aşağı maden suyu kurtarmaz, sorana; “Kavurmayı bol yemişiz de söylemesi ayıp”

Oruç tutarak, açın halinden anlayacak, fakirliğin felsefesini çözecek, garibanlığın kitabını yazacak gani gönüllü ve gönlü bol vatan evladımız, sahurda ve iftarda döke saça yiyerek kendi duygusal orgazmını tamamlar.

Bizde böyledir ramazan sofrası. Akşama kadar açın halinden anlayan, ezanla birlikte her şeyi unutup envai çeşit yemeği, mide fesadı geçirene kadar yalar yutar, gök gürlemesi gibi geğirdikten sonra; “Allah fakır fukaraya yardım etsin, olmayana da versin” sözüyle midesindeki ağırlığı, ruhunda hafifletmeye çalışır.

Ramazanda birde erzak kolileri çıkar ortaya. Üç aşağı, beş yukarı hepsinin içi aynıdır; fasulye, makarna, zeytin, bir tutam hurma falan filan. Hele bazıları; “Yiyin lan fakırlar, gözünüz insanlık görsün” dercesine de kasılır dağıtırken. Haymana da adı garibana çıkan, mimlenmiş şahısların evi dolar taşar içeriği hep aynı kolilerle. Alanda “Ben aldım, başkasına ver” demez, evin bir köşesine yığar üst üste. Veren memnun, alan ekstra memnun, ramazanın bol kepçe sevabına, cümbür cemaat nail oluverirler.

Evde küçük çocuğu olanların mamaya, beze ihtiyacı vardır. Temizlik ister sidik kokan ev, deterjanı yoktur. Elektrik, su faturası birikenler, nakit paraya sıkışmıştır, kimse bilmez, sormazda. Varsa yoksa nohutlu, domates salçalı koli ile savuştururlar, ensesi kalın, duyguları ince ve de pek bi hassas gariban babaları.

Sonra oruç biter, her şey normale döner. Bir aylık sevabını beşle çarpanlar, açın halini unutuverir. Ne erzak kolisi kalır meydanda, ne de kıldan ince, kılıçtan keskin duygusallıkları tavan yapan, pirinç, bulgur melekleri.

Fakirin 1 aylık sultanlığı bitmiş, kabarık cüzdanlıların 11 aylık sultanlığı başlamıştır. Garip gurebanın dostları, kimsesizin kimleri, kendi bol sıfırlı nakit dünyalarına dönerler. Gariban ise oruçta biriktirdiği, erzak kolilerinden geriye ne kaldıysa onu kaynatır, isli tenceresinde. Bebesi yine donsuz, ev yine sidik kokulu, faturalar katlanarak birikmeye devam eder. Sıkar dişini 11 ay. Teselliyi yine kendi lehine bir türlü akmayan zamanda bulur; “İdareli yiyelim hanım, kemer sıkalım, şunun şurasında ramazana ne kaldı. Oruç bir gelsin, sizi hazır tarhana çorbaları ile besleyeceğim”

HAFTANIN SÖZÜ; Halka öbür dünyadaki cenneti vaad edip , bu dünyada cenneti yaşayanlar için, yaşasın cehennem...

HAFTANIN HABERİ: Bir Papaz Eriği daha Ramazan ayında Kelimeyi şehadet getirerek müslüman oldu.

SAYGILARIMLA