Malum ramazan ayındayız. 11 ay bu dünyayı yazdık. Bu hafta da az buçuk maneviyata dem vurarak öte tarafa göz atalım.

İsviçreli bilim adamlarının yaptığı bir araştırmaya göre ölmekten en çok zenginler ve çok önemli mevki makam sahipleri korkuyormuş.

Yok tabii böyle bir araştırma... Tamamen benim düşüncelerim. Yazıyı biraz daha ciddiye alın diye “kırkyalanlık” yapıp üfürdüm..

Neyse.. ne demiştik; zenginlik sonrası ölüm korkusu. Nihat Hatipoğlu kadar olmasa da az biraz ahkam keselim. Hem bizde beleş bu anlatılanlar.

Bakın şimdi... dünyaya gelmişsin, para gani. Ballı börekli bir hayatın var. Tüm dünya nimetleri ayağına serilmiş. Kahvaltıyı İstanbul'da boğaza karşı, öğle yemeğini Paris Şanzelize'de, akşam yemeğini Madrid sahilinde yapıyorsun. Gak diyorsun has ekmek, guk diyorsun on kere filtre edilmiş kahven geliyor. Ohhh miss bir hayat. Özel uçağın fino köpeği gibi emrinde.

Ya da makam mevki sahibisin. Önünde arkanda sağında solunda hep yardımcılar, asistanlar, memurlar, işçiler... zile basıyorsun "Emredersinizler, hay hay efendimler, başım gözüm üstüneler.." falan filan.

Önünde eğilenler, şemsiye tutanlar, arabanın kapısını açanlar, pohpohlamalar, gazlamalar, pışpışlamalar, yalakalanmalar... ohhh sabahlar olmasınnn...

Tabii senin paran pulun ve makamın ile önce ailen sonra tüm sülalen de bir şekilde nemalanarak onlar da muhallebi gibi yumuşacık çersiz çöpsüz bir hayat sürüyorlar... derkennn ulan yaş geçiyor, etrafındaki akranların falan ölmeye başlıyor. Saçının kılı kadayıfa dönüyor.

"Ne oluyor lan" diyorsun. “Ben ölmemem lazım, zenginim lan ben, ben ölürsem hayat felç olur, dünya durur, kıyamet gelir...ne ölecem arkadaş. Sizden önce ölenin..." diye sayıklıyorsun.

Ama ölüm meleği çoktan tırpanını bilemeye başlamış. İşte zurnanın zırt dediği yer. Dünya'da herşey tıkırında ve toz pembe giderken ölümle birlikte bir bilinmezlik, bir muamma başlıyor.

Semavi dinlere ve öğretilere göre öte dünyada cennet, cehennem, yediğin veya yemediğin haltlara göre ödül ve de ceza var. Ama kafalar karışıyor zengin ve de mevki makam sahibi abimizin. "Ya bunların hiçbiri yoksaa...? Ya ölüp toprak olup gidersem, cesedimi börtü böcük yerse, ne anladım bu işten.

Ya da “Bunca para pul vardı, elbette her türlü naneyi yedik içtik, o kadar paranın, makamım hesabını töbe veremeyiz. Ya cehennemi boylarsam? Ne güzel misler gibi dünyanın cennetinde yaşayıp gidiyorduk, nerden çıktı bu ölüm arkadaş... offf.. “

Çok parası veya yukardan bakınca baş döndüren yüksek yerlerde mevkin olsa, sen de “Lan nerden çıktı bu ölüm işi aga” demez misin? Bir de en korkmam diyeninde bile ufaktan bir "Yusssuff" durumları olur. O nedenle para, makam sahibine daha çok koyar ölüm, daha zor olur, daha bir karanlık.

Garibansa zaten bu dünyada yaşarken yürüyen cenazedir. Yazın pişen, kışın donan, yarı aç yarı tok, kimse adam yerine koymuyor, yerine göre sokak köpeği kadar haysiyeti yok.. Bu adam ölümden niye korksun. Hatta sevinir bile. Çünkü tüm ömrü boyunca yaşam felsefesi bellidir "Garibin çilesi mezarda biter" diye.

Manda yoğurduna hurma, bal ve yulaf katıldığını televizyonda gören garip tayfası, bu dünyada yiyemediği için sırf onu yiyebilmek adına ölüme bile meydan okur gerekirse... Bu saatten sonra mandalar düşünsün....

HAFTANIN SÖZÜ: Ağzına attığın her şeyin orucu bozup, cebine attıklarının bozmaması ilginç...