Büyükşehirden kamyonlarla kömür yardımı geldi. O kamyonların taşıdıklarından daha ağır tartışması kaldı elimizde. Verilen, verilmeyen, hak eden, etmeyen falan filan.
Her yıl almaya alışanlar, bu yıl listede isimlerini göremeyince, ayağındaki nasıra basılmış gibi bağırdılar; “Kömürümüzü isteriz” diye.
Büyükşehir savunmaya geçti; “Herkese yok, sizin istihkaklar Suriyelilere dağıtıldı” diye.
Her yıl almaya alışıp ta, yine kömürüne kavuşanların da keyfi yok. Onların da çoğu beleş kömürlerini yine Suriyelilere para karşılığı çektirdiler. Ardından sitemlerini sıraladılar; “Yav devlet kapıya kadar getiriyor da içeriye kim çekecek bunu düşünmüyor. Böyle hizmet mi olur?”
Valla haklılar, devlet kış gelmeden sobalarını bir güzel çırpsın, ardından kış temizliğini yapsın, kömürlerini getirsin, bir güzel poşetletsin, kömürlüğüne koysun, yakması mağdur ve de ihtiyaç sahibi vatandaşa ait olsun. Kömürü kapının önüne at git. Böyle hizmet mi olur, Allah aşkına.
Bir kısmı da daha kömür kapının önündeyken parasıyla bir başkasına satıverdi. 200 TL’den 400TL’ye kadar fiyat biçtiler beleşten gelmiş kömürlerine. Valla kış günü iyi paraydı. Onlarda dua ede, “Allah devlete zeval vermesin” diye diye çatır çatır yediler paraları.
Beleş gelen kömürü satıp, nakite çevirenlerin birçoğunu herkes iyi tanıyor. Onların bazıları camide ön safları kimselere bırakmayanlardan. Bu dünyada kış ateşini bedavaya getirdiler ya nasıl olsa, öbür taraftaki cehennem ateşinden de yata kalka kurtarma vakti şimdi. Allah kıldıkları namazları kabul etsin, ne diyelim.
Burası küçük yer. Evinin önü yeşil çuvallarla dolup taşanları herkes az çok biliyor. Evleri, arabaları, tarlaları, inekleri öküzleri var bir çoğunun. Gerçek mağdurların boynunu büktüğü, kan kusup ta “kızılcık şerbeti içtik” dediği yerde, kendini kömür kamyonunun önüne atacak kadar arsızlaşanlara ne demeli?
Meşhur Çin atasözü; “Bana balık verme, balık tutmayı öğret” der. Bizde balık tutmak şöyle dursun, balığı kılçığından ayır, güzelce pişir, yanına salatasını yap, gerisini ben hallederim’e döndü.
Sosyal devletin bir görevidir, dar gelirli ve muhtaç ailelere yardım. Ama bizde oy avcılığı, seçim kazanmanın en kolay formülüdür. Seçimden önce daya kömürü, yağdır gıdayı, seçimden sonra git kurul makama. “Bana balık tutmayı öğret”i kim diyecek. Balık ta baştan kokmuş, rezalet paçadan akıyor, veren memnun, alan daha da memnun.
“Veren el, alan elden daha hayırlıdır” der bizim dinimiz. İyi de senin verdiğin cebinden değil ki, vatandaştan topladığın vergilerle dağıtıyorsun unu, bulguru, kömürü. Yani bizden olan yine bize dönüyor. O zaman bize “benim paramla kime hava atıyorsun” diyebilecek gururlu insan evlatları lazım, “ben aldım, oğluma, kayınçoma, eltime, gelinime de ver diyenler” değil. Bir seçim öncesi elektriksiz köye, buzdolabına dağıtılmasına da şahit oldu bu millet. Gel de işin yoksa bunlara kul hakkından bahset.
İnsanlarımıza ekmek vermeyi öğrettik. Ekmek kazanmayı, alın terini, emeği, çabayı ve bunların sonunda da gururlu ve mağrur olmayı öğretmemiz gerekirken. Hakkına razı bir milletten, hak etmediğini almak için önündekini ezip geçmeyi, gerçek mağdurun hakkını gasp etmeyi aşıladık. Burada gerçek mağduru ortaya çıkarıp ta onun ihtiyaçlarını giderememek ve bir yarasına merhem olamamak muhtarından, en tepedekine kadar herkesin sorumluluğu ve görevi. Ama iş oy avcılığına dönüştüğü için, mağduriyet süzgeci ve hakkaniyet hep bir kenara atılıyor.
Bir torba kömür için her şey. Bir oy daha fazla kapmak için tüm çaba. Oysa o kömürde Somadaki 301 madencinin, Ermenek’teki yırtık lastiğin, Ereğli’de madende boğulan işçinin alın teri, dramı ve hakkı var. Onların alnındaki kömür karası, burada bizim alnımıza çıkar lekesi olarak sürülmekte maalesef. SAYGILARIMLA
HAFTANIN HABERİ: Bu 24 Kasım da Brodvey arabasını değiştirme hayali kuran Öğretmen O.Ü(38) elinde geçen 2 kravat ve 3 tükenmez kalemle umudunu gelecek seneye bıraktı.