Bu aralar herkesin meşhur bir kırmızı çizgisi var. Süzülmeler, büzülmeler, taviz vermeyişler, Nuh deyip Peygamber dememeler… falan filan.

Peki bizim kırmızı çizgimiz neler? Öyle bir çizgimiz falan yok aslında, iki ters bir düz hayat bizimkisi. Nerde trak orada bırak. Olmalı aslında. Bir prensip sahibi olmak, idealler ardında koşmak, yeri geldiğinde taş gibi, buz gibi direnmek lazım. Ya da bir hedef belirleyip, peşine takılmak lazım. Yoksa saldım çayıra mevlam kayıra, günü kurtarmakla geçen ömür, nereye kadar?

Haymana da bir kırmızı çizgi çekerek kendine göre ekonomik, sosyal, kültürel hedef belirleyip peşinden gitmeli. Taviz vermeden yürümeli yolunda. “Bugünü kurtadık, yarına Allah kerim” mantığı bir yerde tıkanıyor işte.

Misal yeni yönetim biraz duygusal, biraz ahde vefa, biraz da ihtiyaçtan belediyeye birçok işçi aldı. Gün geldi yük ağırlaştı, taşıyamadı belediye bütçesi. Zaten ağır aksak yürüyordu, tökezledi ve düştü. Perşembenin gelişi Çarşambadan belliydi. Belli olmasına belliydi ama, “Olur ya…ya tutarsa” diye diye yürüdü bir vakit. Olmadı yine hüsran, yine esmer günler geldi kapıya dayandı.

Bu iş yıllardır böyle aslında. Sırf bizde değil, belediyenin iş kapısı olarak görüldüğü her yerde bu işler böyle yürüyor. Biraz siyasi, biraz mecburiyet biraz da dediğim gibi ahde vefa elini kolunu bağlıyor hem işçinin hem de işverenin. Her seçim öncesi sıkı sıkıya pazarlıklar başlıyor; “Benim şu kadar oyum var, şunlar şunlar işe alınırsa oylar senin” diyerek. Seçim ertesi, mazbatanın mürekkebi kurumadan kapıya dayanıyor, sülalenin ileri geleni, “diyeti öde bakalım” diye. Diyeti ödesen bir türlü, başından savmaya kalksan bir türlü, iki ucu değil, değneğin her tarafı sıkıntılı.

Oysa seçim öncesi kırmızı çizgi çekilip; “Arkadaş belediyenin ihtiyacına göre, bütçesine göre, adama göre değil, işe göre adam alınacak, eğitimi, mesleği, yeteneği, tüm her şeyi ince elenip sık dokunacak, eğer ihtiyaç görülürse, işe alınacak, darılmaca gücenmece yok..” dense, böyle olmayacak.

Ya işe alacaksın, ya iş kapısı açacaksın, başka şık yok. Başka şıklar, şık durmuyor işte. En azından bizim bunu anlayacak lüks düşüncemiz yok. “Çocuğum, torunum, tosunum işe girsin de, gerisi beni bağlamaz” mantığı geleceğimize dinamit koyuyor, yeni nesillere kırmızı çizgi derken, kapkara bir kalem çekiliyor, haberimiz yok.

Büyük oteller bizim gibi yerlere ihanettir. Bunu tüm iddiamla söylüyorum. Buralarının bize, birkaç vasıfsız işçi alımından başka bir getirisi yoktur. Suyumuzu alırlar, gazımızı alırlar, reklamlarını yaparlar, parayı bavula koyar giderler. Her şey dahil diye bir kural çıktı, mertlik bozuldu zaten. Turist tır yolundan geliyor, otelinde 3-5 gün yan gelip yatıyor, tır yolundan geldiği gibi gidiyor. E.. hani bize faydası? Yok, olmazda, olmayacakta. Oysa bu dünya nimeti, Allah vergisi su öyle güzel kullanılır ki, öyle ustaca değerlendirilir ki, esnafından belediyesine, çalışanından üretenine herkes ihya olur.

Bir defa dağa bayıra otel kurup su vermekle değil, şehrin merkezini bu suyla şenlendirmekle olur. İnsanları merkeze çekmek lazım, esnafından küçük iletmecisine, tüm herkes faydalanmalı gelen gidenden. En önemli kırmızı çizgimiz şu olmalı “Her yatırımım Haymana’ya ne getireceği, ya da ne götüreceği” gerisi teferruat.

HAFTANIN SÖZÜ: Barışta çocuklar babalarını, savaşta babalar evlatlarını gömerler.

HAFTANIN HABERİ: Harmanı kaldırmadan PASSAT hayalleri kuran Y.Ç(40), mahsulunu 600 kuruşa verince: “Eh Doğanda iyi araba aslında, ayağımı yerden kesiyor ya”

SAYGILARIMLA