Mevlid 15. Yüzyılda Süleyman Çelebi tarafından kaleme alınmış bir şiir. Kul kelamı yani. Kula kulluk etmeye muktedir insanoğlu işi öyle abartmış ki mevlid dinin neredeyse baş köşesine oturmuş.

“Mevlid okumak veya okutmak farz, vacip, sünnet veya müstehab değildir. Bu sebeple mevlit okumak veya okutmak dinî yönden yapılması gereken bir görev değildir.” Bu Bizzat Diyanet İşleri Başkanlığının görüşleridir.

Ama bizde öyle bir hal aldı ki, birçok farzdan önce geliyor. Okutmayan, zındık, dinlemeyen günahkar, katılmayan lanetli gibi bir algı oluşuyor.

Ölünün, dirinin, yeni doğanın, taze ölünün başucu halini almış. Hem de öyle oku, gülsuyu dök, lokum dağıt geç değil. Yemekli, şatafatlı gösterişli…

Ölüye diriye saygıyı aşarak bizzat mevlid okutanın şovuna dönüşen bir olay. Yemekler, ayranlar, tatlılar… bildiğin ziyafet. “Ölünün, okutanın canına değsin” diye bir de süsleniyor ki sorma.

Yemekli orta halli bir mevlid yaklaşık olarak 10 bin TL’ye mal oluyor. “Sundular bir cam dolusu şerbeti” diye başlar, yeşil banknotlar ile son bulur. Ne ölüye, ne diriye bir dirhem faydası yok.

Haymana’da benim bildiğim senede 100’e yakın mevlid okutuluyor. Koy üst üste, dünyanın parası.

Oysa bu para eşit miktarlara bölünerek üniversiteye okuyanlara burs olarak verilebilir. Yüzlerce yetim doyurulabilir, hali vakti yerinde olmayan gençlere düğün yapılabilir, evi barkı veya durumu olmayan bir yoksul ev bark sahibi yapılabilir. Bunun gibi yüzlerce daha faydalı, dinen daha geçerli ve sevap işlerde kullanılabilir. “Ölürsem kabrime mevlüt okutma istememmm..” diye yanık bir vasiyet bırakıp, “Bir garip diriye üç-beş kuruş faydanız dokunsun” diyeni duymadım.

Ama bunu ne bir din adamı dile getiriyor, ne de bir kanaat önderi “Onu yapacağınıza şunu yapın” diyor. Birisi gözünü karartıp iki kelam etse ne gavurluğu kalacak, ne dinsizliği. Çünkü dinde olmayan, sonradan giren bir şey habisli ur gibi önce yerleşiyor, sonra kanser hücresi gibi yayılarak ele geçiriyor. Temizleyebilirsen temizle.

Nasıl cenazelerde pidenin önüne geçilemiyorsa, nasıl iftar sofraları fakire kapalı, nüfuzlulara açıksa, nasıl bazı sapkın tarikatlara engel olunamıyorsa, nasıl kutsal topraklara gitmenin birer görsel şova dönüştürülmesinin önü alınmıyorsa… Bu işten de sıyrılmak ta öyle kolay değil. Zaten çaba da gösteren yok.

Bu satırları yazdım diye içinden homurdanan, fesatlanan, çemkiren sözüm ona çok bilmiş dindarlar feveranlarını şimdiden duyar gibiyim. Olsun. Herşeyde olduğu gibi bizim din aydınlarına da ihtiyacımız var. Hatta şu anda belkide en çok onlara ihtiyaç var. Çünkü din öyle bir enstrüman ki, art niyetle kullanmasını bilenin elinde, dilinde tahrip gücü yüksek güdümlü bir füze gibi. Ve her gün daha da şiddetli patlıyor.