Neyi yazacaksın? Nasıl yazacaksın? Yazdığın kurşun kalemin içi kömürden. Sen susacaksın, dünya, alem susacak o yazacak. İçinden geldiği gibi, içinden çıkanları, içinde barındırdıklarını.

“Yanan bizdik oysa, siz kömür zannettiniz” diyor madenci. Hangi akla uyup yazacaksın, kurşun kalemin içindeki kömür yazacak, herşeyi.

Bu defada mı “Trafoya kedi girdi” denilecek diye tüm korkular. Korkunun ecele faydası yok belli. Kediler bile can yakacağı trafoya girmezler. Dokuz canları varsa en az sekizini vermeye hazırdılar ölenler için, hayvan halleriyle.

Er meydanı değil, ekmek kazanma savaşıydı mücadeleleri. Kapkara elleri-yüzleriyle, bembeyaz ekmeğe uzanmaktı en büyük ödül. Daha çocuktular bazıları, belleri bükülmüş hala kavgalıydılar hayatla bazıları da. “15 yaşında eylemlerde ne işi var bu çocukların” diyenler, “15 yaşında ne işi var bu çocukların madende” diyemediler.

Bir avuç kömür çıkarıyorlardı günlük 40 TL yevmiyeyle. 40 TL ile hayatlarını kazanıyorlardı. Çıkardıkları kömürün bir tonu da oy kazandırıyordu, farkındamıydılar?

Asıl onların başları dik, alınları pak’tı. Böbürlenenlere inat. Kazançları “Allah Rıza’sı” içindi. RIZA’ların peşinden koşup ta ZARRAF’lığına toz kondurmayanlara inat.

Onların kiri bir su kadar uzaktaydı. Suya sabuna dokunmadan sırtını beylere dayayanların kirini, denizler yıkayamaz, toprak kucak açardı onlara, bazılarının naaşını denizler kabul etmez. Huzur içinde yatanlarla, yatacak yeri olmayanların yataklarını ilahi kudret ayıracaktır illaki. Burada açık kalan hesap diğer yanda kapanır.

Adı konmamış nice ölümlerin mekanı bu Anadolu. Bazen “Kelle” oldular, kelle koltukta vatan mücadelesinde. Bazen toprağın altına ölmeden girdiler, Kader’e bağlandı mesele. Kader’i veren yaradan, asıl kederi bu sözleri kulaklar işitince verdi ana-babalara.

“Çizmesi kara adamlar”, devletin ambulansındaki beyaz çarşaf kirlenmesin diye “çizmelerimi çıkarayım mı?” diyor. Bir madencinin çıkardığı çizmelerinden delik çorapları her şeyi özetliyor.

Çizmesi kirli adamlara soruyorlar; “Tekrar inecekmisin ocağa” diye, “ineceğim tabii, mecburum” diyor, “kredi borcum var”. Hangi acıya sıra bulup ta üzüleceksin; Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe.

Aslında en ağırı nedir?... Ölenler İkiyüzleri aşmış bir facianın kenarında, dua eden bezgin yüzlerde, ölen bir madencinin yerini almak için, ilk koşacak kişilerin “acaba ölüm çok olursa bize de sıra gelir mi? İşe girmek için” diye, içlerinden yıldırım hızıyla geçen düşüncelerin, düşünmesinin bile ızdırap verdiği halde düşünmekten bile utananların utancıdır. Ama bu utancı yaşatanların bu duyguyla hiç tanışmayacak olmalarımıdır.

Hayatını kazanmak için, bir lokma ekmek için, çoluk çocuğunun geleceği için, daha insanca bir hayat için salladılar kazmalarını. Her gün Azrail’in tırpanını boyunlarında hissederek. Kazmalarının uçlarındaydı, sevinçleri, mutlulukları, yarınları, umutları. Kazmalarını tutan nasırlı elleri en büyük gururlarıydı. Helal lokma yemenin, yedirmenin kıvancıyla tutunuyorlardı, yüzlerce metre yerin altındaki zifiri karanlığa. Ve yüzlerce metre altta kardeşçe çalıştıkları kardeşleriyle, hayatın çilesini paylaştıkları gibi, ölümü de paylaştılar kardeşçe.

Kazmaları ile adamdılar. Ama adam gibi adamdılar. Bu adamlığı bile çok gören Kazmaların da zaten bu hikayede esameleri okunmadı, okunmayacak, ne geçmişte ne de bundan sonra...

SAYGILARIMLA

(TÜM YİTİRDİKLERİMİZE ALLAH RAHMET EYLESİN...)