Çağımızın en derin meselelerinden biri, insanın kendi sesini duyabileceği tenhalığı giderek kaybetmesidir. Her yanımızı kuşatan kesintisiz gürültü, yalnızca kulakları yoran bir ses yoğunluğu değildir; dikkati dağıtan, zihni sürekli meşgul eden ve insanı kendi hayatına dışarıdan bakar hâle getiren görünmez bir kalabalıktır.
Gürültünün çoğaldığı yerde insan, kendi hayatının öznesi olma duygusunu da yavaş yavaş kaybedebilir. Dış dünyanın telkinleri, beklentileri ve kışkırtmaları arasında yönünü arayan şuur, bir müddet sonra kendi istikametini tayin etmekte zorlanır. Başkalarının kanaatleri, fark edilmeden kendi düşüncelerimizin yerine geçer; başkalarının beklentileri, kendi arzularımızla karışır. İnsan, neyi gerçekten istediğini anlamadan yaşamaya başladığında ise içten içe bir huzursuzluk büyür.
İnsanın kendisine ulaşabilmesi, önce kendi içinde bir mesafe açabilmesine bağlıdır. Bu mesafenin ilk şartlarından biri sükûnettir.
Sükûnet, dış dünyadan kaçmak yahut hayattan el çekmek değildir. Zihnin acele hüküm vermekten vazgeçmesi, olup bitene yeniden bakabilecek bir açıklık kazanmasıdır. Bazen bir karar vermeden önce beklemek, bir söze hemen karşılık vermemek, bir öfkenin peşinden gitmemek kadar sade bir şeydir.
İnsan, kendisine bırakılmış o küçük bekleme anında kendisini yeniden bulabilir.
Çünkü tepki ile cevap aynı şey değildir. Tepki, çoğu zaman dışarıdan gelenin doğrudan sonucudur. Cevap ise insanın araya kendi iradesini koyabilmesiyle doğar.
Sükûnet, işte o aralığı açar.
O aralık açıldığında insan yalnızca dışarıyı değil, kendisini de görmeye başlar. Bir kararın gerçekten kendisine mi ait olduğunu, yoksa alışkanlıklarının, korkularının veya başkalarının beklentilerinin mi etkisiyle oluştuğunu sorgulayabilir. Kendisine karşı dürüstleşmeye başladığı yerde ise insanın bakışı değişir.
Daha az acele eder.
Her sözü üzerine alınmaz. Her itirazı tehdit olarak görmez. Her alkışı doğruluk, her sessizliği düşmanlık saymaz.
Çünkü dikkatini yeniden kendi hayatına çevirmiştir.
Dikkat, insanın hayatındaki en kıymetli imkânlardan biridir. Nereye dikkat edersek, zamanımızın ve zihnimizin önemli bir kısmını oraya bırakırız. Sürekli başkalarının hayatına bakıyorsak kendi hayatımızın ayrıntıları silikleşir. Sürekli dışarıdan gelen sesleri dinliyorsak içeride ne olup bittiğini fark etmek zorlaşır.
Sükûnet, dikkati geri çağırır.
Dikkat geri geldiğinde insan, daha önce gözünün önünde olduğu hâlde fark edemediği şeyleri görmeye başlar. Bir insanın yüzündeki kırgınlığı, kendi sesindeki huzursuzluğu, bir davranışının ardındaki gerçek sebebi…
Belki mana da burada görünür.
Mana, yalnızca bir şeyin ne olduğunu bilmek değil; onun bizim için ne söylediğini fark etmektir. Yaşadıklarımızın üzerimizde bıraktığı izi okuyabilmek, bir olayın yalnızca dış yüzüne bakmayıp bize ne öğrettiğini de sorabilmektir.
Fakat insan burada da dikkatli olmalıdır. Kendi yorumunu hakikatin kendisi zannetmek kolaydır.
Hikmet belki biraz da bu yanılgıya düşmemeyi öğrenmektir.
Her şeyi bildiğini düşünmemek, kendi hükmüne mesafe koyabilmek, bazen cevap vermek yerine biraz daha bekleyebilmek… Hikmet, bilgiden çok bir ölçü hâli olabilir. İnsanın gördüğü ile görmediği, bildiği ile bilmediği arasındaki sınırı fark etmesi…
Hakikat ise bundan daha büyük bir şeydir.
İnsan hakikate sahip olduğunu iddia ettiğinde değil, onun karşısında kendi sınırlarını fark ettiğinde daha sahici bir yere yaklaşır. Çünkü insanın bilgisi de görüşü de tecrübesi de sınırlıdır. Yanılabileceğini kabul etmek, hakikatten uzaklaşmak değil; ona karşı daha dürüst bir tavır almaktır.
Bu yüzden sükûnet yalnızca ruhu dinlendiren bir hâl değildir.
İnsana bakma, ayırt etme ve yeniden düşünme imkânı verir.
İnsan, hayatının her anında iki farklı yöne çekilir: Gürültünün hızına kapılıp kendisine sunulan hazır kanaatlerle yaşamak veya bir an durup neyi, neden seçtiğini yeniden düşünmek.
Sükûnet ikinci ihtimali mümkün kılar.
İnsan durabildiği ölçüde bakar; bakabildiği ölçüde ayırt eder; ayırt ettikçe de kendi hayatına daha sahici bir yerden katılır.
Belki kendine dönüş dediğimiz şey de budur:
Dünyadan uzaklaşmak değil,
Dünyanın içinde kendini kaybetmemek.
Ve belki bütün mesele, insanın günün birinde kendisine şu soruyu dürüstçe sorabilmesidir:
“Bütün bu seslerin arasında, gerçekten benim olan ses hangisi?”
Cevabın hemen gelmesi gerekmez.
Bazı cevaplar, ancak insan biraz sustuğunda duyulur.