Sessizliğin diliyle konuşanlar bilir ki; en yetkin şiir dizeye dökülmemiş olandır, en derin dua dudakların kıpırdamadığı anlarda edilen…
Kalp, kendi kuytusunda mayalanır.
Yaşanan haksızlıklar, çekilen özlemler, eksilen yanlar ve zamana direnen umutlar… Hepsi zamanla içimizde birikir. Sonra bir gün, hiç ummadığımız bir yerde, bir teselliye; bazen de bir hikmete dönüşür. İnsan, söylediklerinden çok sustuklarıyla tartar kendi kalbini. Sustukça derinleşir, derinleştikçe incelir. Yükü hafiflediğini sanır insan; oysa hafifleyen yük değil, güçlenen gönüldür.
Gönül, o yükü taşırken toprağa benzer. Üstüne basılır, bağrı yarılır, mevsimler boyu kar altında kalır. Yine de vakti geldiğinde, kimsenin beklemediği bir zamanda, bağrındaki en nazenin gülleri çıkarıp âleme sunar.
Belki de bu yüzden, sabrın sessiz dilini bilenlerin kelamı azdır ama bıraktıkları iz derindir. Arkalarında bağıran cümleler bırakmazlar. Bazen bir duruş, bazen zamana direnen bir tebessüm, bazen de gökkubbede kalan hoş bir sadâ yeter onlara.
Zirve, fırtınanın en sert estiği ama gökyüzüne en yakın olunan yerdir.
Oraya ne gürültüyle varılır ne de aceleyle… Her adımın bir bedeli, her nefesin ayrı bir hikâyesi vardır. Yol boyunca ayağa batan taşlar, yarıda kalan nefesler, söylenememiş sözler… İnsan zirveye ulaştığında dönüp aşağı baktığında, bunların hiçbirini eskisi gibi görmez. Hüzün sandıkları, vakarla aşılmış birer hikâyeye dönüşür.
Sessizliğin dilini yurt edinen ruh için zirve, ne bir mağlubiyetin sonudur ne de bir zaferin çığlığı.
Zirve; dünyaya yukarıdan bakarken gönlünü büyütmemektir. Sislerin arasından ufka bakıp, insanın kendi hakikatine biraz daha yaklaşmasıdır.
Aşağıda kargaşa ve beyhude telâşlar sürüp giderken, zirvedeki insan rüzgârın sesini dinler. Sonra kendi kalbinin sesini… Ve bir yerde, ikisinin birbirine karıştığını fark eder.
Çünkü insan, en yüksek noktada bile aslında kendisiyle baş başadır.
Ve bütün o uzun yolculuktan sonra şunu anlar:
Sabır, yalnızca beklemek değildir.
İçinden fırtınalar geçerken gönlünü kirletmeden yoluna devam edebilmektir.
Aştığın dağlar arkanda kalır. Çektiğin çile toprağa karışır. Geride ne öfke kalır ne de kendini anlatma telaşı…
Zirvede, başı dumanlı bir sükût kalır.
Belki de bazı zaferler bunun içindir; alkışlanmak için değil, insanın kendi içinde sessizce tamamlanması için.
Bazı hakikatler anlatılmaz, yaşanır.
Bazı sabırlar vardır; onları yalnızca sessizlik anlayabilir.