Bir görsel dolaşıma giriyor…
Üzerinde büyük harflerle “AVRUPA ENFLASYON ORANLARI SIRALAMASI” yazıyor.
Türkiye ise yüzde 32,4 ile Avrupa’nın en yüksek enflasyonuna sahip ülkesi olarak gösteriliyor.
İlk bakışta çarpıcı.
Ama rakamlarla konuşacaksak, önce rakamın nereden geldiğine bakmak gerekiyor.
Çünkü söz konusu görselin altında “Trading Economics – Mayıs 2024” ibaresi bulunuyor. Yani bugün, 2026 yılında güncel bir Avrupa enflasyon tablosu gibi paylaşılması doğru değil.
Dahası, Türkiye açısından da ciddi bir sorun var.
Mayıs 2024'te Türkiye'nin resmi yıllık TÜFE'si yüzde 75,45 seviyesindeydi.
Dolayısıyla görselde Türkiye için yüzde 32,4 yazılması, Türkiye'nin o tarihteki resmi TÜFE verisiyle örtüşmüyor.
Bugün ise tablo değişmiş durumda.
TÜİK'in 10 Ağustos 2026'da açıkladığı Temmuz 2026 verilerine göre Türkiye'de yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,75, aylık enflasyon ise yüzde 1,78 oldu.
İşte burada asıl mesele başlıyor.
Türkiye'yi Avrupa ülkeleriyle karşılaştırırken hangi enflasyon göstergesini kullandığımızı açıkça söylemek zorundayız.
Türkiye'nin TÜFE'sini başka ülkelerin farklı ulusal endeksleriyle karşılaştırmak yerine, ülkeler arasında karşılaştırılabilir olan HICP, yani Uyumlaştırılmış Tüketici Fiyat Endeksi üzerinden değerlendirme yapmak daha sağlıklı.
Bu ayrım önemli.
Çünkü mesele sadece “Türkiye birinci mi?” sorusu değil.
Asıl soru şu:
Türkiye'de enflasyon Avrupa ülkelerine göre hâlâ neden bu kadar yüksek?
Cevap, rakamların kendisinde saklı.
Avrupa Birliği ülkelerinde enflasyon oranları genel olarak tek haneli seviyelerde seyrediyor.
Türkiye'deki yıllık TÜFE ise yüzde 31,75.
Yani Türkiye'nin enflasyon mücadelesinde alınması gereken daha çok yol var.
Burada iktidarın ekonomi programını da hakkaniyetli değerlendirmek gerekiyor.
Enflasyonun düşüş eğilimine girmesi ile enflasyonun düşük seviyeye inmesi aynı şey değildir.
Bir ülkede enflasyonun yüzde 75'ten yüzde 32'lere gerilemesi önemli bir gelişmedir.
Fakat vatandaşın markette, kirada, ulaşımda, eğitimde ve hizmetlerde hissettiği fiyat artışlarının hâlâ yüksek olması da gerçeğin diğer tarafıdır.
Ekonomi yönetiminin önündeki en büyük sınav tam da budur.
Enflasyonu düşürmek yetmez; hayat pahalılığını da vatandaşın hissedebileceği seviyede azaltmak gerekir.
Çünkü vatandaş istatistik tablosuna değil, market fişine bakıyor.
Emekli maaşıyla ay sonunu getirmeye çalışan vatandaş için yüzde 31,75 sadece bir istatistik değildir.
Asgari ücretli için kira artışıdır.
Dar gelirli için market sepetidir.
Esnaf için maliyet hesabıdır.
Üretici için girdi fiyatıdır.
Dolayısıyla ekonomi politikalarının başarısını sadece “enflasyon düştü” cümlesiyle anlatmak yeterli değildir.
Vatandaşın cebindeki alım gücünün ne kadar arttığı da ortaya konulmalıdır.
Diğer taraftan sosyal medyada dolaşan eski ve yöntemleri birbirinden farklı veriler üzerinden “Türkiye Avrupa'nın açık ara enflasyon şampiyonu” demek de doğru bir gazetecilik yaklaşımı değildir.
Eleştiri yapılacaksa gerçek rakamlarla yapılmalı.
Savunma yapılacaksa da gerçek rakamlarla yapılmalı.
Çünkü ekonomi konusunda güvenin temeli, rakamların siyasi görüşe göre değiştirilmemesidir.
Bugün Türkiye'nin enflasyonu hâlâ Avrupa'nın çok üzerinde.
Bu gerçeği söylemekten kaçınmaya gerek yok.
Ancak bunu anlatırken 2024 tarihli ve yöntem açısından sorunlu bir görseli 2026'nın güncel verisi gibi paylaşmaya da gerek yok.
Türkiye'nin önündeki hedef çok açık:
Tek haneli enflasyon.
Ve asıl başarı, vatandaşın bunu sadece TÜİK'in tablosunda değil, pazar arabasında, kira sözleşmesinde, elektrik faturasındaki yükte ve maaşının satın alma gücünde hissettiği gün ortaya çıkacak.
Rakamlar konuşur.
Ama doğru rakamlar konuştuğunda anlamlıdır.