İnsan ömrü, telaşla koşarken kaçırdığı sessizliklerden ibarettir bazen.
Gündelik koşturmacaların, bitmeyen sorumlulukların ve yarın kaygısının arasında en çok unuttuğumuz şey; yanı başımızda usulca süzülen zaman ve o zamanın içinde sessizce kocayan yüreklerdir.
Eğer bu sayfayı araladıysanız, sizden tek bir ricam var:
Kelimeleri hızlıca geçmeyin.
Bir gece vakti, bir dostun ocağında çay yudumlarken dertleşiyormuşçasına yavaşlayın. Ve bu satırlar bittiğinde, eğer hâlâ tutabileceğiniz bir el, duyabileceğiniz bir ses varsa, zamanın elinizden kayıp gitmesine izin vermeyin.
İnsanın değişmeyen kalbinde hep aynı fısıltı büyür:
Sana hayat vereni, zamanın tozuyla örtme.
Hayat, dönüp dolaşıp aynı yere gelen büyük bir daire…
Başlangıçta onlar tutar minik ellerimizden; gün gelir, biz tutarız onların titreyen ellerinden.
Başlangıçta onlar sakınır bizi düşmekten; gün gelir, bizim yüreğimiz ağzımıza gelir onlar bir adım atarken.
Bir zamanlar adımlarına yetişmek için koşturduğumuz o koca insanların, yavaşlayan adımlarına ömrümüzü uydurmaktır artık vefa.
Ölümü hatırlamak da işte tam bu yüzden bir sızı gibi gelip oturur içimize.
Ölümü hatırlamak; hayata sırt dönmek ya da yaşamı küçümsemek değildir. Sadece bu hayatın elimizde bir mülk değil, koynumuzda bir emanet olduğunu hatırda tutmaktır.
İnsan ölümü düşündükçe yaşamdan elini çekmez ki…
Aksine, avucundaki elin sıcaklığını daha bir can havliyle hisseder.
Biz sadece bize emanet edilenlerin nöbetçisiyiz bu dünyada.
Ömür de öyle, anne de, baba da… Evlat da, eş de, o can bildiğin dost da…
Hiçbirini sonsuza kadar tutamayız avuçlarımızda.
O nedenle:
Ölümü hatırla ki yaşadığın an ziyan olmasın;
Faniliği hatırla ki sevgini yarınlara ertelemeyesin;
Ayrılığı hatırla ki yanı başında duran Can’ın kadrini bilesin…
Yarın bu dünyadan çekip gittiğimizde, arkamızda kalacak en ağır yük ayrılığın kendisi değil; içimizde çürüyen o “keşke”ler olacaktır.
Bir gün…
Evet, bir gün annenin o evi dolduran sesi susacak.
Babanın sığınak gibi duran eli soğuyacak.
Evin bir köşesindeki sandalye birden boş kalacak.
Boş bir sandalye…
Bir evin en bağıran, en yüksek sesli sessizliğidir o.
Bir gün anahtarı çevirip kapıyı açacaksın; seni karşılayan o canım ses olmayacak.
Mutfaktan gelen tıkırtı sönmüş, telefonun öbür ucunda “Yavrum, yedin mi?” diye titreşen o kaygı susmuş olacak.
İşte o gün insan, bugün üstüne basıp geçtiği küçük anların আসলে ömrünün en büyük hazineleri olduğunu anlayacak.
O yüzden bugün tutabileceğin bir eli sakın yarına bırakma.
Zamanın çarkını durduramayız. Saçlardaki akları, yüzdeki çizgileri geri çeviremeyiz.
Ama bugün, şu an ne yapacağımızı seçebiliriz.
Günlerimizi incir çekirdeğini doldurmayan telaşlara harcarken, bizi bu dünyaya getirenlere “Vaktim yok” demek; bir insanın kendine söyleyeceği en ağır yalancılıktır.
Oysa yaşlandıkça dünyası bir odanın içine kadar küçülen bir anne-baba için bayram nedir, bilir misin?
Sıradan bir salı günü evladının kapıdan içeri girmesidir.
Birlikte yudumlanan, dumanı üstünde bir çaydır.
Sade bir sofrada kırılan ekmektir.
Koldan kola girilip atılan yavaş bir adımdır.
Ve belki de hepsinden öte, evladının gözlerinin içine bakıp:
“Ben buradayım.”
dediğini duymaktır.
Anne ve baba…
Şu ömrümüzün iki garip kandilidir.
Biri söndüğünde, evin bütün ışığı değişir.
İkisi birden söndüğünde ise insan, çocukluğunun yolunu zifiri karanlıkta el yordamıyla aramaya başlar.
Bu yüzden sevgiyi ertelemeyin.
“Sonra ararım…”
“Yarın uğrarım…”
“Hafta sonu nasıl olsa giderim…”
Şu ömrün en zalim kelimesidir bazen “sonra.”
Yarın, cebimizde duran bir senet değil; kırılgan bir ihtimaldir.
Bugün tutabileceğin o canım el, yarın yalnızca bir hatıranın sızısı olabilir.
Bugün duyabileceğin bir ses, yarın hafızanın kuytularında bir yankıya dönüşebilir.
Bugün sarılabileceğin canlı bir beden, yarın bir mezar taşının soğukluğunda aranabilir.
Sevgiyi mezar taşlarına yazmayın.
Helalleşmeyi yarınlara bırakmayın.
O yüzden durma…
Bugün çal o kapıyı.
Gir içeri.
Çek bir sandalye, otur yanlarına.
Tutuver ellerini.
Adımları yavaşladıysa, sen de yavaşlat hayatını.
Aynı hikâyeyi bininci kez anlatıyorlarsa, ilk kez duyuyormuş gibi hürmetle dinle.
Unutuyorlarsa takılma, kızma.
Dilleri dolanıyorsa, sesleri titriyorsa, acele ettirme.
Onlar bizim en çekilmez çocukluğumuza, en hırçın yaşlarımıza sabrettiler.
Biz yürümeyi öğrenirken defalarca düştük de bıkmadan kaldırdılar bizi.
Şimdi onların adımları tökezlediğinde, bizim sabrımız kanatlanmalı.
Vefa dediğin nedir ki zaten?
Bir zamanlar sana karşılıksız dökülen o hesapsız sevgiyi, ihtiyaç duyulduğu an pınarın sahibine geri verebilmektir.
Ve gün biter…
Geriye sadece birkaç yalın kelime kalır içimizde yankılanan:
Anne…
Baba…
Ben buradayım.
Sizi unutmadım.
Sizi çok seviyorum.
Bazı sevgiler yalnızca söylenmek için değil; vakit henüz varken, zamanında söylenmek için vardır.
Ve unutma…
Bazı sarılmaların bu dünyada bir daha tekrarı yoktur.
Dr. Mehmet Çoban
27.Ağustos 2026 / Gaziantep
KÖKLER VE KANDİLLER
Dr. Mehmet Çoban
Yorumlar