Türkiye, son günlerde İstanbul’dan Sakarya’ya uzanan geniş bir bölgede etkili olan şiddetli yağışların ardından sel felaketiyle karşı karşıya kaldı. Bir tarafta İstanbul’da yaşanan can kayıpları ve kayıp vatandaşlarımız, diğer tarafta Sakarya’nın Karasu, Ferizli ve Sapanca ilçelerinde sular altında kalan evler, tarım arazileri, yıkılan köprüler ve geçim kaynaklarını kaybetme endişesi yaşayan vatandaşlarımız…
Doğanın gücü bir kez daha kendisini gösterdi. Ancak böylesine büyük felaketlerin ardından yalnızca yağış miktarını konuşmak yetmez. Asıl mesele, kayıplarımızdan ne öğrendiğimiz ve vatandaşlarımızın yaralarını ne kadar hızlı sarabildiğimizdir.
İstanbul’da acı, Sakarya’da büyük mağduriyet
İstanbul’da yaşanan sel felaketinde hayatını kaybeden vatandaşlarımızın acısı hepimizin yüreğini dağladı. Kocaeli’de yaşanan can kaybı da felaketin boyutunu ortaya koydu. Arama-kurtarma çalışmalarının sürdüğü süreçte her bir vatandaşımızın sağ salim bulunması için edilen dualar, milletimizin ortak duasıdır.
Hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine sabır diliyorum.
İstanbul’daki görüntüler bize bir gerçeği yeniden hatırlattı: Afetler karşısında saniyelerin bile hayati önemi var. Erken uyarı sistemleri, altyapı kapasitesi, dere yataklarının durumu ve kurumlar arasındaki koordinasyon, afet yönetiminin vazgeçilmez parçalarıdır.
Ancak İstanbul’daki can kayıplarını yalnızca tek bir nedene bağlamak da doğru değildir. Her olay kendi koşulları içinde incelenmeli, alınan tedbirler ve varsa eksiklikler bilimsel verilerle ortaya konulmalıdır.
Sakarya’nın yarası da küçümsenemez!
İstanbul’un ardından Sakarya’daki tabloya baktığımızda, özellikle Karasu, Ferizli ve Sapanca’da yaşanan mağduriyetlerin ne kadar ciddi olduğunu görüyoruz.
Açıklanan verilere göre Ferizli’de metrekareye 275 kilogram, Karasu’da ise 224 kilogram yağış düştü. Bu miktarlar, yağışın bölgedeki etkisini ve ortaya çıkan taşkın riskini anlamak açısından son derece önemli.
Karasu’da evlerini ve iş yerlerini su basan vatandaşlarımız var. Ferizli’de tarım arazileri sular altında kaldı. Sapanca’da ise taşan dereler, yıkılan köprüler ve mahsur kalan vatandaşlarımız, felaketin ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini gösterdi.
Sapanca’da dere kenarında mahsur kalan, aralarında bir bebeğin de bulunduğu sekiz kişinin AFAD ekiplerince kurtarılması, sahada verilen mücadelenin önemini bir kez daha ortaya koydu.
Bu mücadelede görev yapan AFAD personelimize, itfaiye ekiplerimize, jandarmamıza, emniyet mensuplarımıza, belediye çalışanlarımıza ve bütün kurtarma görevlilerimize teşekkür ediyorum.
Fakat felaketin büyüklüğünü yalnızca kurtarılan insanlarla ölçemeyiz. Sular çekildikten sonra evine dönen vatandaşın karşılaştığı manzara, tarlasını kaybeden çiftçinin yaşadığı çaresizlik ve hayvanlarını kaybeden üreticinin ekonomik kaybı da bu tablonun bir parçasıdır.
Çiftçinin zararı nasıl karşılanacak?
Sakarya’nın en önemli gündemlerinden biri de tarımsal zararlar.
Bir çiftçi için tarla yalnızca toprak değildir. O toprakta ailesinin geçimi, aylarca verdiği emek, borcu ve gelecek yılın umudu vardır.
Sel suları ekinleri götürdüğünde yalnızca ürün kaybedilmez; çiftçinin ekonomik dengesi de sarsılır. Hayvancılıkla geçinen vatandaşımızın hayvanları telef olduğunda ise kayıp, çoğu zaman yıllarca biriktirilen emeğin kaybına dönüşür.
Sakarya’da 170 bin kanatlı hayvanın telef olduğu ve 209 arı kovanının zarar gördüğü açıklandı. Bu rakamlar, felaketin üretim üzerindeki etkisinin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor.
Şimdi vatandaşımızın devletten beklentisi açık: Zararlar gecikmeden tespit edilsin, mağduriyetler kayıt altına alınsın ve mevzuat kapsamında yapılabilecek destekler hızla hayata geçirilsin.
Hasar tespit çalışmalarının tamamlanması elbette önemlidir. Ancak bu süreç, mağduriyet yaşayan vatandaşlarımızın belirsizlik içinde bırakılmasına dönüşmemelidir.
Çiftçimiz, üreticimiz, esnafımız ve evini su basan vatandaşımız kendisini yalnız hissetmemelidir.
Devletin görevi yalnızca müdahale etmek değil, yaraları sarmaktır
Afet anında devletin bütün kurumlarının sahada olması, koordinasyon içinde çalışması ve vatandaşın yardımına koşması büyük önem taşır.
İçişleri Bakanlığının, valiliklerin, AFAD’ın ve ilgili kurumların bölgede yürüttüğü çalışmaların sonuçlarını yakından takip etmek gerekiyor.
Ancak afet yönetimi, yalnızca yağmur başladığında harekete geçmekten ibaret değildir. Afet öncesinde alınan tedbirler kadar, afet sonrasında vatandaşın hayatını yeniden kurabilmesi de önemlidir.
İstanbul’da yaşanan can kayıpları ve Sakarya’da ortaya çıkan ağır hasar, dere yataklarının, taşkın alanlarının, köprülerin ve yağmur suyu altyapısının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.
Elbette her felaketi önlemek mümkün olmayabilir. Olağanüstü yağışlar, en gelişmiş altyapıları bile zorlayabilir. Fakat riskleri önceden belirlemek, yerleşim alanlarını bilimsel esaslara göre planlamak ve kritik altyapıyı güçlendirmek, kayıpları azaltabilir.
Burada mesele siyasi tartışma üretmek değil, yaşananlardan ders çıkarmaktır.
Hangi kurumun hangi sorumluluğu yerine getirdiği, nerelerde eksiklik bulunduğu ve hangi yatırımların öncelikli olduğu açıkça ortaya konulmalıdır. Hesap verebilirlik de afetlere karşı hazırlığın bir parçasıdır.
Sel suları çekilir, vatandaşın mağduriyeti devam eder
Bugün İstanbul’da da Sakarya’da da en önemli mesele, felaketin ardından hayatın nasıl normale döndürüleceğidir.
Bir evin temizlenmesi günler sürebilir. Bir tarla yeniden üretime hazır hâle gelene kadar aylar geçebilir. Yıkılan bir köprünün yeniden yapılması, o bölgede yaşayan insanların günlük hayatını doğrudan etkileyebilir.
Bu nedenle zarar tespitleri yalnızca rakamlardan ibaret kalmamalı; her mağduriyetin karşılığı somut biçimde değerlendirilmelidir.
Karasu’da, Ferizli’de, Sapanca’da ve İstanbul’un selden etkilenen mahallelerinde vatandaşımızın beklentisi siyasi polemik değil, çözüm ve dayanışmadır.
Devletin bütün imkânlarıyla vatandaşın yanında olması, yerel yönetimlerin kendi sorumluluklarını yerine getirmesi ve kurumların koordinasyon içinde çalışması gerekir.
Son söz…
İstanbul’daki can kayıplarını Sakarya’daki maddi kayıplarla yarıştırmak doğru değildir. Her can kaybı büyük bir acıdır; her mağduriyet de ciddiyetle ele alınmalıdır.
İstanbul’da kaybettiklerimizin acısını yüreğimizde taşıyoruz. Sakarya’da evleri, tarlaları, hayvanları ve emekleri zarar gören vatandaşlarımızın da yanındayız.
Bugün yapılması gereken, felaketin ardından birbirimizi suçlamakla yetinmek değil; eksikleri tespit etmek, zararları karşılamak ve aynı acıların yeniden yaşanmaması için gerekli adımları atmaktır.
Çünkü sel suları çekilir, yollar yeniden açılır, köprüler yeniden yapılır. Fakat kaybedilen bir canın geri dönüşü yoktur.
İstanbul’da canlarımızı kaybettik, Sakarya’da binlerce vatandaşımızın emeği ve geçimi ağır darbe aldı. Şimdi devletin, yerel yönetimlerin ve bütün ilgili kurumların önceliği bellidir: İnsan hayatını korumak, mağduriyetleri gidermek ve Türkiye’yi yeni afetlere karşı daha dirençli hâle getirmek.
Milletimizin başı sağ olsun. İstanbul’a ve Sakarya’ya geçmiş olsun.