Uluslararası hukuk, güçlü devletlerin canı istediğinde bir kenara bırakabileceği bir “iyi niyet belgesi” değildir.

En azından öyle olması gerekir. Ancak Venezuela, devlet başkanı Nicolás Maduro eşiyle birlikte gece yarısı operasyonuyla ABD’ye götürülmesi ve Amerikan mahkemelerinde yargılanması, bu idealin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.

Söz konusu olayda tartışılan mesele yalnızca bir kişinin suçlu olup olmadığı değildir.

Asıl mesele, bir devletin başka bir devletin yetkilisini, evrensel hukuk normlarını ve egemenlik ilkesini zorlayarak kendi yargı sistemine tabi kılıp kılamayacağıdır.

Diplomatik dokunulmazlık, adil yargılanma hakkı, zorla alıkoyma yasağı gibi temel ilkeler, bu tür vakalarda özellikle önem kazanır.

ABD, uzun süredir “uluslararası düzenin koruyucusu” rolünü üstlendiğini iddia ediyor.Bu konudaki Ortadoğu coğrafyasının karıştırılmasında önemli süreci Irak’da, Suriye de, İran da zaten denedi.

Hatta 15 Temmuzda yapabilselerdi, Türkiye de de yapacaklardı.

Türk halkı ve vatan server Cumhurbaşkanımız ve yönetileler buna müsaade etmedi.

Ne var ki bu tip eylemler , çoğu zaman hukukun evrenselliğinden çok, gücün evrenselliği şeklinde tezahür ediyor. Gece yarısı yapılan operasyonlar, üçüncü ülkelerde gerçekleştirilen gözaltılar ve aile bireylerinin de sürece dahil edilmesi, hukuktan ziyade güç siyasetinin araçları olarak karşımıza çıkıyor.

Bu noktada sorulması gereken soru şudur:

Aynı yöntemler ABD’li bir yetkiliye karşı kullanılsaydı, Washington nasıl bir tepki verirdi? Büyük ihtimalle “egemenlik ihlali” ve “uluslararası hukuk skandalı” manşetleri atılırdı. Demek ki hukuk, bazıları için bağlayıcı, bazıları için ise esnek bir kavram olarak görülüyor.

Elbette hiçbir devlet yetkilisi, görevini gerekçe göstererek suç işleme dokunulmazlığına sahip olmamalıdır.

Varsa bir suçu, Onun cezası da yer altı kaynaklarına göz diken bir ülke tarafından verilmemelidir.

Ancak bunun yolu, tek taraflı operasyonlar değil; şeffaf, çok taraflı ve hukuka uygun mekanizmalardır. Aksi halde ortaya çıkan tablo, adaleti değil caydırıcılığı; hukuku değil korkuyu temsil eder.

Bugün Venezuela üzerinden tartıştığımız bu mesele, yarın başka bir ülkenin, başka bir yetkilisinin başına gelebilir.

Uluslararası hukuk gerçekten evrenselse, güçlü ile zayıf arasında ayrım yapmamalıdır.

Ak Parti “27 Dönem Çorum Milletvekili Erol Kavuncu bu konuda sosyal medyada isabetli görüşlerini bakın l nasıl paylaşmış.!

Tarihte hiçbir güçlü ülke ve onun lideri, iç cephe parçalanmadan ve içeriden destek olmadan bir anda yıkılamamıştır. Bu durum yalnızca teorik bir iddia değil, dünya devletler tarihinin defalarca kanıtladığı tarihi bir gerçektir. Bugün Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro hakkında ortaya atılan iddialar da bu tarihsel çizgiye birebir uymaktadır.

Ortaya konan tez şudur:

Maduro’ya yönelik operasyon, ABD başkanı Trump’un iddia ettiği gibi “kusursuz bir ABD planı/müdahalesi” değil; içeriden çözülen bir devlet yapısının sonucudur.

ÜÇ SAATTE BİR DEVLET BAŞKANI “PAKETLENEMEZ!”

Askerî ve istihbarat uzmanlarının ortak kanaati nettir:

Bir ülkenin başındaki lider, kendi iç güvenlik yapısı sağlamken, dış bir güç tarafından saatler içinde yakalanıp ülkeden çıkarılamaz.

Eğer ABD bu kadar “mutlak güç” sahibi olsaydı, bunu Moskova’da,Pekin’de, Pyongyang’da deneyebilirdi!

Ama bunu yapamazdı. Çünkü sadık bir iç cephe varken, en gelişmiş istihbarat bile çaresiz kalırdı.

Buradan çıkan sonuç açıktır: Maduro’ya yönelik iddia edilen operasyon, ancak kendi kurumlarının, kendi koruma zincirinin ve kendi devlet mekanizmasının çözülmesiyle mümkün olabilir.

PARA, PASAPORT. İHANET ÜÇGENİ

İddialara göre Maduro’nun çevresindeki bazı kritik unsurlar:

ABD vatandaşlığı, yüksek maddi teşvikler, ülkeden güvenli çıkış garantileri karşılığında devleti ve liderini satmıştır!

Bu, ABD’nin yeni bir yöntemi de değildir. ABD, doğrudan savaşmayı değil; satın almayı, ayrıştırmayı, çürütmeyi tercih eder.

Tank göndermek yerine: bürokrat satın alır, general devşirir, korumayı! düşmana çevirir.

Bu nedenle sahada görülen “operasyon”, çoğu zaman önceden içeriden teslim edilmiş bir yapının tiyatrosudur.

TARİHSEL ÖRNEKLERLE AYNI MODELİN TEKRARI

Bu yöntem, yalnızca Venezuela’ya özgü de değildir. Tarih boyunca ABD benzer yöntemleri defalarca uygulamıştır:

Şili – Salvador Allende (1973):ABD doğrudan işgal etmedi; ordu içinden devşirilen generaller eliyle devlet çöktü.

Panama – Manuel Noriega (1989):Yıllarca ABD ile çalışan Noriega, içeride yalnız bırakıldıktan sonra teslim alındı.

Irak – Saddam Hüseyin:Devlet yapısı içeriden çözüldü, generaller satın alındı, ordu savaşmadan dağıldı.

Libya – Kaddafi:NATO bombardımanından önce iç aşiret dengeleri parçalandı, koruma zinciri çöktü.

Afganistan (2021):ABD çekilmeden önce değil, Afgan ordusu içeriden çözülünce devlet saatler içinde düştü.

Bu örnekler çoğaltılabilir ve tamamı aynı gerçeği teyit eder:

Dış müdahale ancak iç ihanetle sonuç alır.

CARTER DÖNEMİ İRAN HEZİMETİ, İÇ DESTEK OLMAYINCA ABD ÇÖLDE DAĞILDI

1979 İran İslam Devrimi sonrası ABD, büyükelçilik baskınını bahane ederek rehineleri kurtarmak için askerî bir operasyon başlattı.

Sonuç ne oldu?

ABD askerleri İran çölünde bozguna uğradı, helikopterler birbirine girdi,

iki helikopter, bir C 130 nakliye uçağı düştü, 18 askerini kaybetti, operasyon başlamadan bitti, ve bu yüzden Carter başkanlık seçimlerini kaybetti! Neden?

Çünkü:

İran’da ABD’ye çalışan bir iç yapı kalmamıştı, halk topyekûn karşıydı, İran güvenlik mekanizması düşmana kapalıydı. Bu tarihsel örnek şunu kanıtlar: ABD, içeriden destek bulamadığında çaresizdir.

ASIL DERS: İÇ CEPHE DAĞILIRSA DEVLET DÜŞER

Bu yüzden mesele yalnızca Maduro değildir. Mesele şudur, Millet ile devlet arasındaki bağ koparsa, iç cephe zayıflarsa, koruma sadakati parayla satın alınırsa, en güçlü görünen rejimler bile bir gecede çöker.

ABD’nin “kirli planları” da tam burada devreye girer: açık savaş değil, gizli ihanet, medya manipülasyonu,biz yapmadık” algısı. Ve ABD, operasyonu “başarı” olarak pazarlarken asıl gerçeği gizler!

SONUÇ, İHANET MASKELENİR, DERS TARİHTE KALIR

Tarih açık bir hakikati defalarca göstermiştir ki:Devletler sadece tankla, topla, uçakla değil; asıl sadakatle, güvenle ve iç cepheyle ayakta kalır.

Bir ülkede millet devletiyle aynı istikamete bakıyorsa,kurumlar ulvi görev bilinciyle hareket ediyorsa,ordu, istihbarat ve bürokrasi tek bir ulvi amaç ve irade etrafında kenetlenmişse,hiçbir dış güç, ne kadar kudretli görünürse görünsün, o devlete diz çöktüremez.

Asıl hedef liderler değil, toplumsal bağlardır.Asıl saldırı sınırdan değil, zihinden ve vicdandan gelir.Birlik duygusu aşındığında,ortak değer ve kader bilinci zayıfladığında,devletin en sağlam duvarları bile içeriden çatlamaya başlar.

Bu yüzden gerçek beka meselesi;sadece silah sayısından, askerî bütçeden ya da diplomatik manevralardan önce iç cepheyi diri tutabilmektir.Birlik, beraberlik ve sadakat;her türlü dış planın, her türlü gizli senaryonun önündeki en büyük engeldir.Ve sonuç; ihanet! olmadan, iç cephe dağılmadan! hiçbir ülke, hiçbir lider teslim a l ı n a m a z!