Çağımız, seslerin çoğaldığı fakat sözün derinliğini kaybettiği bir gürültü çağıdır. Herkesin konuştuğu, haykırdığı ve duyurmak istediği bir dünyada; ne yazık ki anlayan, hisseden ve idrak eden gönüllerin sayısı her geçen gün azalıyor. Oysa insanı hakikate yaklaştıran şey sesin yüksekliği değil, o sesin ardındaki manayı kavramaktır. İşte bu yazı, gürültü ortasında sağırlaşan vicdanlara ve idrakin unutulan sınırlarına yapılmış sessiz ama sarsıcı bir çağrıdır.
Çığlık var, haykırış var…
Ama duyacak kulak, anlayacak akıl, hissedecek gönül ve idrak edecek şuur kalmamış.
İnsan bağırıyor; sesi duvarlara çarpıp kendine dönüyor. Bir acı anlatılıyor, bir yara gösteriliyor, bir hakikat önümüze bırakılıyor; fakat herkes kendi kabuğuna, kendi sessizliğine çekilmiş. Belki de çağımızın en büyük felaketi insanın sağırlaşması değil, duyduğu hâlde duymamayı seçmesidir.
Oysa kulak sesi işitir, akıl sözü çözer, gönül acıyı hisseder, vicdan ise insanı hakikatin karşısında durdurur. Ziya Paşa’nın "İdrak-i meâlî bu küçük akla gerekmez / Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez" diyerek işaret ettiği o hudut tam da burasıdır. Aklın bir sınırı vardır ve Hz. Ebû Bekir’in beyan ettiği üzere; aklın varacağı son nokta, kendi idrakinin yetersizliğini fark ettiği an başlar.
İdrak tam da burada tecelli eder: Gördüğünün ardındaki anlamı görmekte, duyduğunun ardındaki çığlığı sezip söylenmeyenin bile ne anlattığını kavrayabilmekte…
Bir toplumda insanlar konuşuyor ama kimse birbirini anlamıyorsa, orada yalnızca bir sessizlik yoktur; derin bir idrak yoksunluğu vardır. İnsan en yüksek sesle bağırdığı zaman değil, kimsenin artık neden bağırdığını merak etmediği an yalnız kalır.
Belki de insanın kendine sorması gereken en mühim sual şudur. Bunca sesin, sözün ve haykırışın arasında ben ne kadar duyabiliyor, ne kadar anlayabiliyor ve ne kadar idrak edebiliyorum?
Nitekim idrak, insanın başkasının acısını fark etmesiyle sınırlı kalmaz; o acının kendisinde uyandırdığı mesuliyeti de taşımasını gerektirir. Herkesin bir şeyler anlattığı bu dünyada, asıl mesele konuşabilmekten ziyade insan kalabilmek, hakikatin karşısında gözlerini kapatmadan durabilmek ve duyduğu her çığlığın ardındaki emaneti yüreğinde hissedebilmektir.
Çığlık var… Haykırış var… Söz var…
Eksik olan yalnızca ses değildir. Eksik olan; o sesi hakikate dönüştürecek gönül, onu anlayacak akıl ve gereğini yapacak vicdandır.
Duymak yetmez, anlamak gerekir.
Anlamak yetmez, kavramak gerekir.
Kavramak yetmez; kulağın duyduğunu aklın süzmesi, gönlün hissetmesi ve şuurun hakikatin gereğini yerine getirmesi gerekir.
Çığlık duyuluyor fakat anlamı kavranmıyorsa ses vardır, idrak yoktur. En büyük meselemiz idrak ile idraksizlik arasındaki bu derin uçurumdur. Belki de en büyük çaresizlik çığlığın duyulmaması değil, duyulduğu hâlde anlaşılmamasıdır. Ses, söz ve haykırış var iken gönüller susmuş, vicdanlar körelmişse insan kendi yankısına mahkûm kalır.
Yine de susmamak gerek. Bugün duymayan kulak, yarın bu suskunluğun hesabını verebilir. Hakikat geç duyulur; fakat gerçekten hakikat ise bir gün mutlaka bir gönülde karşılığını bulur.
İdrakın Sustuğu Yerde Büyüyen Çığlık
Dr. Mehmet Çoban
Yorumlar