Bir komutan yazmış!!! Siz oğlu şehit olan aileye acı haberi vermeye gittiniz mi hiç? Hayır mı? Dinleyin o halde; Sabah daha mesaiye başlamadan yazılı bir emir düşer önünüze. Yukarı köyden Ahmet oğlu Mehmet şehit düşmüştür. “Yarabbim” dersin, “dağa çıksam üç gün aç susuz kalsam da şu haberi vermesem”.. Ama giyersin üniformanı, birkaç Mehmetçikle birlikte, ambulansı alır, düşersin yola. Vatandaş da öğrenmiştir artık, bir askeri araç, arkasında ambulansla geliyorsa bir eve ateşin düştüğünü. Yaklaştığın her kasaba veya köyün buz kesildiğini hissedersin, içinden geçip gittiğin de “Bizden değilmiş” diyen o köy rahatlar.
Varırsın köye. Askerde evladı olan her haneden inceden bir sızının yükseldiğini, “aman bizim eve doğru gelmesin” diye dua edildiğini duyar gibi olursun. Bütün köy donmuştur adeta. Herkes büyülenmiş gibi izler seni “Hangi eve gidilecek” diye ızdıraplı bir merak sarar ortalığı. Şehidin evine doğru yaklaşmaya başladığında, bahçedeki ihtiyarın sana baktığını, bacaklarının titrediğini, elindeki bastondan güç alarak zor ayakta durmaya çalıştığını görürsün. Ayakların geri geri gider. Pencerelerde bir hareket başlar ve kapıya telaşla bir anne çıkar, bir sana, bir arkanda yere bakan Mehmetçiklere, bir ambulansa bakar. Sonra atar kendini yere. Oğlu daha toprak altına girmeden o anası düşer toprağa..
Öyle bir vurur ki yere, zelzele sanırsın. Komşu yığılır, feryat figana karışır; dersin ki “kıyamet budur”. Kimi ana önce sana doğru koşar, ellerine sarılır, son bir umutla; “Yaralı değil mi?” der; başını öne eğer, susarsın. Dizlerinin bağı çözülür, çökersin anayla birlikte yere, o ağlar sen ağlarsın. Hemşire elinin titremesinden, gözünün yaşını silmekten sakinleştirici iğneyi yapamaz bile.
Baba.. fidan gibi evlatlarını vatana feda eden o babalar. Sicim gibi gözyaşları dökülürken gözünden, acıya garkolmuş bir gururla, “Vatan sağ olsun, şehit babasıyım ben” dediğini duyarsın. Kimi içine akıtır gözyaşlarını, kimi donar kalır konuşamaz, kimi dua eder, kimi beddua. Kimi kendi saçlarını, kimi bizim saçlarımızı yolar, ne şapka kalır başınızda ne rütbe omuzlarınızda, söker atarlar. Asıl kıyamet bir iki gün sonra kopar. Gerçekle yüzleşme günüdür. Bu sefer cenazeyle varırsın köye, tören mören hak getire. Köylü alır şehidini omuzlarına, yer yerinden oynar, ne protokol kalır ne düzen. Kimi “Evladımı en son haliyle hatırlamak istiyorum” der, görmek istemez naaşını. Kimi de illede “Göreceğim” der, Gösteremezsin ki; Ya yüzü yoktur ya bacağı. Yanımızdaki bir üsteğmen yada yüzbaşı elinde daha önce de okuduğu, sadece ismi değiştirilmiş standart metni okur, “Kanı yerde kalmayacakla” bitirir konuşmayı. Tabuta sarılı analar, babalar, bacılar, gardaşlar duymaz bile bunu, duysa da inanmaz. Sonuç; Orada bir mezar, bir bayrak, bir ana, bir de baba kalır. (Alıntı)
XXXX
Seni toprağa verdikten sonra nutuklar atan, siyah takım elbiseli adamlar, Mercedes'lere binip gitti. Cenazende ön sırada protokolden dirsek yedim. Kamerayı gören koluma girdi. Flaşlar, kameralar, muhabirler derken. Herkes evine gitti. Bir tek sen ve ben kaldık....Tören bitmiştir oğul.. (Alıntı)
XXXX
Şehit düşen bir kahraman Mehmetçiğimizin evine taziye’ye gittik. Şehidimizin 5 yaşında bir kız evladı var. Elinde bir mavi balon var ve kimseye vermiyor. “Beraber oynayalım mı” dedim. Durdu ‘Olmaz, patlarsa ölürüm’ cevabı verdi. Şaşırdım. “Patlarsa sana binlerce balon alırım’ dedim. Küçük kızın cevabı ise sözün bittiği yerdi. Bakın ne dedi; “BABAM ŞİŞİRDİ BU BALONU. BUNUN İÇİNDE ONUN NEFESİ VAR” (Alıntı)