İnsan bazen bir ömrü tek bir insana sığdırır. Bir bakışına dünyaları değişir, bir sözüyle göklere çıkar, bir susuşuyla yerle bir olur. Kimi zaman bir insan, kalabalıklar içindeki en büyük sığınağınız, hayata tutunma sebebiniz, en güzel hayaliniz olur. Onunla gülmek başka, onunla ağlamak başka, onun varlığını bilerek yaşamak bambaşka bir duygudur. Peki ya bir gün, hayatınızın en güzel anlamlarından birini taşıyan o sevgi, içinizde tarifsiz bir hüzne dönüşürse?

Kıymetli okurlarım,
Biliyorsunuz, zaman zaman sizlerle okuduğum kitaplardan çok etkilendiğim bazı bölümleri, kahramanları ve onların yüreğimize dokunan hikâyelerini paylaşıyorum. İşte bu yazıda da yine insanın içine oturan, okuduktan sonra bir süre zihninizden çıkmayan, hatta kendinize ve hayata dair sorular sormanıza neden olan bir bölümden hareketle kalemime dökülenleri okuyacaksınız.
Sevgi ne kadar değerli, ne kadar kıymetlidir… Birini sevmek, sevildiğini bilmek, bir insanın varlığında kendine ait bir dünya bulmak… Hele ki o insanı dünyanın geri kalanından ayrı bir yere koymuşsanız…
Omuzunda ağladığınız, dizinde güldüğünüz, en zor günleri birlikte aştığınız, hayaller kurduğunuz, birlikte başardığınız nice şeyin hatırasını taşıdığınız biriyse… Hayatınıza anlam katan, varlığıyla hayatı daha yaşanılır kılan o kişiyse…
Peki ya bir gün, en sevdiğiniz insan, en büyük hayal kırıklığınız oluverirse?
Ya onun bir nefeste kurduğu tek bir cümle, sizin ömrünüz boyunca nefesinizi kesecek kadar derin bir yara açarsa içinizde? Ya bir zamanlar sığındığınız o liman, bir gün en büyük fırtınanız olursa? Ya dünyanız dediğiniz insan, dünyanızı başınıza yıkarsa?
İşte o zaman insanın kendisine sormaktan kaçamadığı sorular başlıyor.
Eksilir mi sevginiz? Yoksa insan, en çok sevdiği yerde yaralandığında bile sevmeye devam mı eder? Aynı insan olarak kalabilir misiniz? Adını duyduğunuzda içinizin titrediği, adını kendi dilinizden bile kıskandığınız, sevgisinin ölçüsünü kendinizin dahi bilemediği o kişiye karşı hissettikleriniz bir anda yok olabilir mi?
Daha da acısı…
Bir insanın davranışı size, sanki dünyanın en büyük günahını işlemişsiniz gibi hissettirirse ne yaparsınız? Kendinizi affedebilir misiniz? Yaşayabilir misiniz içinizde taşıdığınız bu ağır yükle? Bir zamanlar en güvende hissettiğiniz yerde artık kendinizi savunmak zorunda kalmanın yorgunluğunu nasıl aşarsınız?
Belki de en zor soru şudur: Kalır mısınız, yoksa gider misiniz?
Çünkü bazen insan gitmeyi sevgisizliğinden değil, daha fazla incinmemek için seçer. Bazen bütün sevgisine rağmen bir adım geri çekilir. Bazen de sevdiğini kalbinde taşımaya devam eder ama hayatında ona artık yer açamaz.
Peki, gitmek sevgiden vazgeçmek midir? Yoksa insanın kendinden vazgeçmemek için verdiği son karar mı?
Bir de başka bir ihtimal var…
Dünyanıza ondan başka kimseyi almak istememişken, kalbiniz bütün kapılarını bir insana açmışken, yaşadığınız hayal kırıklığından sonra başka birine yer açabilir misiniz? Bir kez böylesine yaralanmış bir kalp yeniden güvenebilir mi? Bir başkasının sevgisine inanabilir mi? Yoksa insan, bir kez kaybettiği güvenin ardından ömrünün geri kalanını hep biraz eksik mi yaşar?
Belki de bazı yaralar iyileşir ama izleri kalır. İnsan yeniden güler, yeniden hayal kurar, yeniden sever belki… Fakat eskisi gibi olmaz. Çünkü bazı cümleler vardır, söylendiği an biter ama yankısı insanın içinde yıllarca sürer.
Kitabın kahramanı işte tam da böyle anlatıyor sevgisini. Öyle derin, öyle karşılıksızlığa mahkûm edilmiş, öyle can yakıcı bir sevgi ki bu… Sevgisine muhatap olan insanın kalbinde açtığı onulmaz yarayı da bütün çıplaklığıyla hissettiriyor.
Alışılmışın, bildiğimiz sevme biçimlerinin dışında bir duygu dünyası… Okurken insanı durduran, düşündüren, hatta kendi geçmişinin kapılarını aralayan satırlar…
Bana da öylesine dokundu ki bu bölüm, sizlerle paylaşmadan geçemedim.
Ve düşündüm…
Bir insanı bu kadar derinden sevmek, ona böylesine inanmak, hayatınızın en güzel duygularını onunla yaşamak ve sonunda en ağır acıyı yine ondan almak… Adil midir?
Peki, bir insanın başka bir insanı böylesine sevmesi, böylesine sahiplenmesi, hayatının merkezine koyması kaç kişiye, kaç beşere nasip olur bu âlem-i cihanda? Kaç insan böylesine derin, böylesine tarifsiz bir sevgiyle sevilmeye layık olabilir? İnsan, kendisine sunulan böylesi bir sevginin kıymetini nasıl olur da göremez?
Sevginin böylesine büyük olduğu bir yerde, kırgınlığın da bu kadar derin olması kaderin bir cilvesi midir, yoksa insanın insana karşı sorumluluğunu unutmasının sonucu mu?
Belki de sevginin büyüklüğü, yaşattığı acının büyüklüğüyle ölçülmemelidir. Çünkü kimse çok sevdi diye incitilmeyi hak etmez. Kimse bir başkasına bütün kalbini açtı diye o kalbin kırılmasına razı olmak zorunda değildir.
Ve belki de en önemlisi, birini çok sevmek kendimizi unutmamızı gerektirmez.
Bazen affetmek gerekir, bazen mesafe koymak… Bazen kalmak, bazen gitmek… Ama hangi yolu seçersek seçelim, kendimize olan sevgimizi ve saygımızı kaybetmemek gerekir.
Çünkü insanın sevmeye de sevilmeye de hakkı var. Hem de incinmeden, eksilmeden, kendisini suçlu hissetmeden…
Yazının başında sorduğum soruya gelince…
Birini böylesine derin sevmek ve sonunda böylesine acı çekmek adil midir?
İnanın, ben hâlâ bu soruya kesin bir cevap verebilmiş değilim.
Belki de bazı soruların cevabı yoktur. Yalnızca insanın içinde taşıdığı bir sızı vardır.
Ve bazı sevgiler, karşılığında ne bulursa bulsun, insanın kalbinde bir ömür yaşamaya devam eder.
Mukadder ben, yazımın sonunda kıymetli okurlarıma bir kaç sözle seslenmek ve bir hatırlatmada bulunmak isteyen:
Ve siz… Bir gün bir insanın kalbinde böylesine derin bir yer bulursanız, sakın ola ki o sevginin kıymetini hafife almayın. Çünkü herkes sevebilir belki ama herkes böylesine sevemez. Size bir ömürlük sevgisini emanet eden bir kalbi incitmeden önce iyi düşünün. Zira bazı insanlar hayatınızdan gider, bazı sevgiler ise bir daha asla kapınızı çalmaz. Ve unutmayın; insan bazen kendisini seveni kaybettiğinde değil, bir daha hiç kimse tarafından öyle sevilmediğinde anlar kaybettiğinin kıymetini…

Sevgiyle kalın...
Sevgilerimle...