Ortadoğu’da dengeler yeniden kuruluyor.

Yıllardır bölge ülkelerinin güvenliği büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri varlığına, üslerine ve güvenlik şemsiyesine emanet edilmişti.

Ancak son yıllarda yaşananlar bize çok açık bir gerçeği gösterdi: Hiçbir ülke kendi güvenliğini tamamen başka bir ülkenin insafına bırakamaz.

İşte tam da bu noktada Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması’nı yalnızca üç ülke arasındaki bir savunma anlaşması olarak görmek büyük bir eksiklik olur.

Bu anlaşma, bana göre, Ortadoğu’nun geleceği açısından çok daha önemli bir mesaj taşıyor.

MESELE SADECE SAVUNMA DEĞİL, STRATEJİK BAĞIMSIZLIK

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın dış politika anlayışında son yıllarda dikkat çeken en önemli başlıklardan biri, Türkiye’nin kendi güvenliğini ve bölgesel istikrarı başkalarının kararlarına bırakmaması gerektiği yönündeki yaklaşımı var.

Mekke Anlaşması da bu anlayışın bölgesel bir yansıması olarak okunabilir.

Türkiye’nin savunma sanayisindeki yükselişi, Pakistan’ın askeri kapasitesi ve Suudi Arabistan’ın ekonomik gücü aynı zeminde buluştuğunda ortaya sadece askeri bir iş birliği çıkmıyor.

Ortaya bir caydırıcılık anlayışı çıkıyor.

Çünkü güçlü olmak, savaş istemek değildir.

Tam tersine güçlü olmak, savaşı engelleyebilmenin en önemli şartlarından biridir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bölge ülkeleriyle yaptığı görüşmelerde sürekli olarak diyalog, diplomasi ve bölgesel barış vurgusu yapması da bu açıdan önem taşıyor.

Erdoğan, 2026 Mayısındaki bölgesel temaslarında da ülkelerin birbirlerine tehdit oluşturmayacağı yeni bir dönem istediğini ve adil barışın kaybedeni olmayacağını vurgulamıştı.

Bu süreçte dışişleri bakanı Hakan Fidan'ın süreç ile ilgili girişimlerini de göz ardı edemeyiz.

İSRAİL-İRAN SAVAŞI NEYİ GÖSTERDİ?

İsrail ile İran arasında yaşanan savaş ve bunun bölgeye yansımaları, Körfez ülkeleri açısından da önemli bir uyarı oldu.

Çünkü savaş başladığında herkes aynı soruyu sordu: “Bu savaş nereye kadar genişleyecek?”

Ve daha önemlisi, “Bölge ülkeleri kendi topraklarını ve halklarını nasıl koruyacak?”

İşte burada Amerika’nın bölgedeki askeri varlığının tek başına güvenlik garantisi olmadığı gerçeği daha fazla tartışılmaya başlandı.

Amerika’nın bölgedeki üsleri elbette önemli bir askeri kapasite oluşturuyor.

Fakat savaş ortamında hiçbir ülke, kendi güvenliğinin tamamen başka bir devletin kararlarına bağlı olmasını istemez.

Çünkü Amerika’nın öncelikleri ile Suudi Arabistan’ın, Katar’ın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Pakistan’ın veya Türkiye’nin öncelikleri her zaman aynı olmak zorunda değil.

Bu nedenle bölge ülkeleri açısından yeni arayışın adı artık belli: Kendi güvenliğini kendi kapasitenle güçlendirmek.

ARAP DÜNYASI İÇİN YENİ BİR DERS

Ortadoğu'nun son yıllardaki tecrübesi aslında çok şey söylüyor.

Bir ülkenin güvenliği sadece milyarlarca dolarlık silah satın almakla sağlanamaz.

Güvenlik; diplomasi, istihbarat, teknoloji, savunma sanayii, ekonomik güç ve siyasi iradenin birlikte hareket etmesiyle mümkündür.

Suudi Arabistan’ın Türkiye ile savunma sanayii alanında iş birliğini geliştirmesi bu açıdan dikkat çekicidir.

2023 yılında Türkiye ile Suudi Arabistan arasında savunma, enerji, yatırım, iletişim ve savunma sanayii alanlarında çeşitli anlaşmalar imzalanmıştı.

Bugün gelinen noktada ise bu ilişkilerin daha geniş bir bölgesel güvenlik perspektifine taşınması dikkat çekiyor.

Burada Türkiye’nin farkı ortaya çıkıyor.

Türkiye, bölge ülkelerine sadece “silah satalım” demiyor.

Türkiye aynı zamanda; “Bölgenin güvenliği bölge ülkelerinin ortak sorumluluğudur.” mesajını veriyor.

MEKKE’DEN VERİLEN MESAJ

Mekke Anlaşması’nın isminin de ayrıca sembolik bir anlamı var.

Mekke, İslam dünyasının kalbi.

Dolayısıyla bu anlaşmanın Mekke adıyla anılması, sadece coğrafi bir çağrışım değil; İslam dünyasının kendi güvenliği konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiği şeklinde de okunabilir.

Elbette bu anlaşmayı hemen “NATO’nun İslam dünyasındaki karşılığı” olarak tanımlamak doğru olmayabilir.

Ancak verdiği mesaj bakımından önemli bir başlangıçtır.

Çünkü ilk kez Türkiye gibi NATO üyesi bir ülke, Pakistan gibi nükleer kapasiteye sahip bir ülke ve Suudi Arabistan gibi Körfez’in ekonomik ağırlık merkezlerinden biri aynı güvenlik denkleminde buluşuyor.

Bu tablo bile başlı başına önemlidir.

AMERİKA’YA KARŞI DEĞİL, BAĞIMLILIĞA KARŞI

Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Mekke Anlaşması’nı “Amerika’ya karşı bir ittifak” olarak okumak doğru olmayabilir.

Asıl mesele Amerika karşıtlığı değil.

Asıl mesele tek merkeze bağımlı olmamak.

Türkiye’nin yıllardır savunduğu “çok kutuplu dünya” anlayışının bölgesel güvenlik alanındaki karşılığı da tam olarak budur.

Ortadoğu ülkeleri Amerika ile ilişkilerini sürdürebilir.

Avrupa ile ilişkilerini sürdürebilir.

Çin ile ekonomik iş birlikleri yapabilir.

Rusya ile diplomasi yürütebilir.

Ama bütün bunları yaparken kendi güvenlik mimarisini de oluşturabilir.

İşte gerçek bağımsızlık budur.

ERDOĞAN’IN BÖLGESEL DİPLOMASİSİ

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın burada üstlendiği rolü küçümsememek gerekir.

Türkiye, bir yandan NATO üyesi olarak Batı ittifakı içerisindeki konumunu korurken diğer yandan Suudi Arabistan, Pakistan, Katar ve diğer bölge ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor.

Bu, klasik anlamda “ya Batı ya Doğu” anlayışından farklı bir dış politika çizgisidir.

Türkiye’nin mesajı şu: “Türkiye hiçbir bloğun taşeronu değildir. Türkiye kendi çıkarlarını, bölgesel barışı ve kendi güvenliğini merkeze alan bağımsız bir aktördür.”

Mekke Anlaşması da bu yaklaşımın yeni halkalarından biri olarak değerlendirilebilir.

ŞİMDİ SIRA UYGULAMADA

Ancak burada bir parantez açmak gerekiyor.

Anlaşma imzalamak kolaydır.

Asıl mesele, anlaşmanın sahada ne kadar güçlü bir mekanizmaya dönüşeceğidir.

Ortak tatbikatlar yapılacak mı?

İstihbarat paylaşımı ne seviyeye çıkacak?

Savunma sanayii ortak projeleri geliştirilecek mi?

Hava savunma sistemleri konusunda ortak bir yapı kurulacak mı?

Siber güvenlik alanında iş birliği yapılacak mı?

Ve en önemlisi…

Bu yapı zaman içerisinde başka bölge ülkelerine de açılabilecek mi?

İşte bunların cevapları, Mekke Anlaşması’nın tarihsel önemini belirleyecek.

ORTADOĞU’DA YENİ BİR DÖNEM BAŞLAYABİLİR

Bugün Ortadoğu'da yeni bir dönem başlıyor.

İsrail-Filistin meselesi, İsrail-İran savaşı, Körfez güvenliği ve Amerika’nın bölgedeki askeri varlığı, bütün ülkeleri yeni hesaplar yapmaya zorluyor.

Türkiye ise bu yeni dönemde sadece gelişmeleri izleyen bir ülke olmak istemiyor.

Masada olmak istiyor.

Masanın kurulmasına katkı sunmak istiyor.

Gerekirse kendi masasını da kurmak istiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son dönemdeki diplomatik girişimlerinin temelinde de bu anlayışı görmek mümkün.

Türkiye’nin ABD-İran geriliminde de sürekli diplomasi ve müzakere çağrısı yapması bunun bir göstergesidir.

Erdoğan, 15 Haziran 2026’da ABD-İran barış anlaşmasına ilişkin mesajında da kalıcı huzur ve güven ortamının kurulmasını temenni ettiğini, Türkiye’nin bölgedeki barış çabalarına destek vermeye hazır olduğunu belirtmişti.

Bence Mekke Anlaşması’nın asıl okunması gereken tarafı budur.

Bu anlaşma sadece Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın meselesi değildir.

Bu anlaşma, Ortadoğu’ya şu soruyu sorduruyor: “Bölgenin güvenliği gerçekten bölge dışındaki güçlere mi bırakılmalı?”

İsrail-İran savaşı bu sorunun ne kadar önemli olduğunu gösterdi.

Amerika’nın bölgedeki varlığı devam edebilir.

Ama artık Arap devletleri ve diğer bölge ülkeleri şunu daha net görüyor:

Kendi güvenliğini başkasının merhametine bırakırsan, başkasının hesabının içine girersin.

Türkiye’nin ortaya koyduğu model ise farklı.

Güçlü savunma sanayii…

Güçlü diplomasi…

Güçlü ekonomik ilişkiler…

Ve bölgesel ülkelerin kendi güvenliklerini birlikte oluşturması.

Mekke Anlaşması bu nedenle sadece bugünün değil, yarının da anlaşması olabilir.

Belki de yıllar sonra dönüp baktığımızda, 2026 yılını Ortadoğu’nun güvenlik anlayışının değişmeye başladığı yıl olarak hatırlayacağız.

Ve bu değişimin merkezinde de Türkiye’nin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu “bölgesel sahiplenme ve stratejik bağımsızlık” anlayışının önemli bir yeri olduğunu göreceğiz.

Sonuç olarak Mekke anlaşması tarihi bir anlaşmadır.